Monday, June 02, 2008

GREENPEACE’E YÖNELİK SALDIRILARI KINIYORUZ

Türkiye Yeşilleri

Greenpeace’in Akdeniz’deki canlı yaşamın tahrip edilmesini önlemek için başlattığı kampanya doğa düşmanlarının saldırısına uğradı.

Doğayı ve yaşamı korumak için barışçı mücadele yöntemlerini kullanan Greenpeace aktivistlerine Akdeniz’de orkinos avcıları tarafından silah gösterilerek ve kurşun ağırlıklar atılarak yapılan fiziksel saldırıyı kınıyoruz.

Aynı şekilde kendine çevreci süsü vermiş, ama aslında orkinos avcılığı yoluyla Akdeniz’deki doğal yaşamı tahrip edenlerin sözcüsü olmak dışında hiçbir niteliği olmayan kişilerin Greenpeace’e yönelik olarak milliyetçi ve ayrımcı bir dille sözlü saldırıda bulunduğunu da kaygıyla izliyoruz.

Türkiye Yeşilleri olarak Greenpeace’e yönelik bu fiziksel ve sözlü saldırıların durdurulmasını istiyoruz. Yetkililer barışçı mücadelesini sürdüren Greenpeace aktivistlerinin söz söyleme hakkını korumalı ve Arctic Sunrise’a yapılan müdahaleleri önlemelidir.

Yeşiller olarak Greenpeace’in Akdeniz’deki canlı yaşamın sürmesi için Kıbrıs kanalının deniz rezervi ilan edilmesi yönündeki mücadelesini desteklediğimizi, Akdeniz’de yaşamın devamını savunmak yerine birkaç orkinosçunun kârlarının savunulmasının kabul edilemez olduğunu duyuruyoruz.

Doğayı ve Akdeniz’i korumak için bütün duyarlı insanları barışçı yöntemlerle aktif mücadeleye ve saldırı altındaki Greenpeace ile dayanışmaya çağırıyoruz.

İstanbul, 02.06.2008

Birand'in Yazisi

Kisaca:“Medya da bütün bu gerçekleri görüyor, biliyor, ancak hamaset ile üstünü örtmeye çalışıyor. Ancak, bilmemizde yarar var. Sadece kendi kendimizi aldatıyoruz. Boş yere insanlarımız ölüyor. Gereksiz kahramanlık öyküleriyle hiçbir yere varamayacağımızı artık görmemiz gerekiyor.”
(HAMZA AKTAN'in Radikal'deki yorumu icin tiklayin)
Dağa çıkışları durduramadıkça...

Mehmet Ali Birand, Hurriyet
Hemen hergün TV ve gazetelerimizde Silahlı Kuvvetlerimizin PKK'ya karşı mücadelede kazandığı başarılar, uzun uzun anlatılıyor. Ancak asıl önemli olanın, dağdakileri indirmekten fazla, dağa çıkışları engellemek olduğunu unutuyoruz. O zaman da, kamuoyunda hayal kırıklığı yaratıyoruz.


Bugün sizlere belki hoşunuza gitmeyecek bazı gerçeklerden söz edeceğim. Kızmadan önce lütfen biran için, haklı mıyım haksız mıyım düşünün, ondan sonra tepki gösterin.
Türk Silahlı Kuvvetleri, aylardan beri PKK'ya karşı sürekli operasyonlar düzenliyor. Öncelerinde Kuzey Irak sınırı ve Kandil'e yönelik bombardımanlar, ardından da orta çaplı kara harekatları gerçekleştirildi. Şu sıralarda da, sınırın hem Türkiye, hem de Kuzey Irak tarafında bu mücadele sürüyor.
Amacı, dağlardaki teröristi aşağı indirmek ve Türkiye'ye geçişlerini engellemek.
Hemen hergün TV'lerinizde, medyanızda bu mücadelenin haberlerini izliyorsunuz.
Hayatını tehlikeye atarak bizi korumaya çalışan askerlerimizle övünüyoruz. Övünmekte de çok haklıyız. Ancak bazen öylesine abartıyoruz ki, kamuoyunun güvenini sarsacak başlıklar atıyoruz.
Son birkaç aydaki yayınlara bakın yeter.
Öyle sloganlar ve öyle haberlerle ortaya çıkıyoruz ki, işin ciddiyeti bozuluyor.
Her hafta mutlaka bir “PKK dağıldı” ve “panik” havasından söz ediyoruz. Kaçan liderler, öldürülen komuta kademesi ve abartılı ölü rakamları. Bunları alt alta koyduğunuzda, birde bakıyorsunuz, PKK'nın neredeyse tüm mevcudu öldürülmüş. Oysa, adamlar hala etrafta dolaşabiliyor, askerimizi şehit edebiliyor.
Medya'nın bu yaklaşımı, TSK'ya moral vermek adına sergileniyor. Oysa, tam aksine kamuoyundaki güvenin azalmasına neden oluyoruz.
Bunca abartı, bunca dev slogan toplumu yoruyor. TSK'ya da moral vermiyor. Gereksiz bir erozyona yol açıyoruz.
Özetlemek gerekirse, kamuyounu haberdar eden makamlar da, bizler de daha dikkatli hareket etmek zorundayız.

Yukarda yazdıklarım, PKK terörüyle ilgili madalyonun bir yanı. Bunun bir de öbür yanı var.
BARİ DAĞA ÇIKIŞI DURDURALIM...
Eminim hatırlayacaksınız, bir süre önce Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ, asıl soruna parmak basmıştı.
Dağ'a çıkışı durduramazsak, PKK'yı yok edemeyeceğimize dikkat çekmişti. Bunu gerçekleştirmek için dağ yollarına mayın döşemekten söz etmemişti.
Asker teröristle son derece başarılı bir mücadele yürütüyor. Terörizme mücadele ise sadece askerin görevi değil.
Siyasetçiler artık işin kolayına kaçarak PKK'yı askere havale etmekten vazgeçmeli. Ekonomik sosyal kültürel alanlarda yeni adımlar atmalı.. Askerin dağlardaki başarısını kalıcı kılacak paketleri devreye sokmalı. PKK'ya katılımı engelleyecek cazip seçenekler yaratmalı..

Gerçekten de, herşeyini bırakıp dağa çıkan genci ikna edemediğimiz sürece, PKK yaşamaya devam edecektir.
Her şeyden önce, bir durup düşünelim.
Gencecik adam niye gidiyor?
Bölgenin koşullarını bilenler, bu soruya çok kolaylıkla “neden gitmesinler?” diye yanıt verebilirler.
İş yok...
Gelecek yok... Fakirlik diz boyu...
Bir de itilip katılma var...
Bütün bu koşullar, gençlerin gözünde dağa çıkmayı cazip hale getiriyor.
İstediğimiz kadar asker yığalım... İstediğimiz kadar operasyon yapalım... Hatta isterseniz Kuzey Irak'ı istila edelim.
Dağa çıkışı ve PKK'ya katılımın cazibesini yok edemediğimiz sürece hiçbir işe yaramaz.
Medya'da büyük başlıklar atalım.
PKK'nın dağılmak üzere olduğunu, panik içinde kaçıştıklarını yazalım, çizelim nafile...
Sadece kendimizi aldatmış oluruz.
Ankara'dakiler, askeriyle siyasetçisiyle başbaşa verip, çözüm için başka yöntemler düşünüp uygulamaya koyamadıkları sürece, sonuç alamayacağız.
Bu konuda bütün suçu siyasetçiye de yüklemememiz gerekiyor. Zira, zaman zaman öyle dönemlerden geçiliyor ki, siyasetçinin attığı bazı adımlara her kesimden tepki geliyor.
Zira herkesin kendine göre bir çözümü var.
Bir türlü ortak politika oluşturamıyoruz. Herkesin kendi reçetesi var ve diğerinin reçetesine itiraz ediyor.
O zamanda PKK, şu sıralarda olduğu gibi darbe yiyor, morali bozuluyor, psikolojik çöküntü yaşıyor, ancak bir süre sonra toparlanıyor. Kayıplarının yerine yenilerinin geldiğini görünce morali düzeliyor.
Medya da bütün bu gerçekleri görüyor, biliyor, ancak hamaset ile üstünü örtmeye çalışıyor.
Ancak, bilmemizde yarar var.
Sadece kendi kendimizi aldatıyoruz.
Boş yere insanlarımız ölüyor.
Gereksiz kahramanlık öyküleriyle hiçbir yere varamayacağımızı artık görmemiz gerekiyor.

Turkiye'den 2


LAMBDA KAPATILDI, SOLUN SESI CIKMIYOR!
inanmasi zor degil mi? basortusu konusunu siyasetinin merkezi haline getiren "Turk solu"ndan escinsellerin orgutlenme haklari ellerinden alinirken cit cikmiyor.

Eşcinsellerin derneği Lambda kapatıldı
(Cnnturk.com)
Lambda İstanbul Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Travesti, Transseksüel (LGBTT) Dayanışma Derneği, mahkeme kararı ile kapatıldı.
Lambda İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği tüzüğünün 2'nci maddesinin, Anayasa'nın "ailenin korunması"na ilişkin 41'inci maddesi ile Türk Medeni Kanunu'nun "Hukuka veya ahlaka aykırı amaçlarla dernek kurulamaz" hükmünü içeren 56'ncı maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle açılan davanın Beyoğlu 3'üncü Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki duruşmasına dernek avukatları katıldı.
Bazı dernek üyeleri ve İnsan Hakları İzleme Örgütü temsilcisi Emma Sinclair-Webb de duruşmayı izledi.
Duruşmada hakim, Cumhuriyet Savcısı'nın önceki celsede konuya ilişkin esas hakkındaki mütalaasını verdiğini belirterek, dernek avukatı Fırat Söyle'nin de celse arasında mütalaaya karşı beyanını yazılı olarak mahkemeye sunduğunu bildirdi.
Dosya incelendiğinde davalı dernek avukatlarının yazılı beyanlarında, derneklerinin ismi olan "Lambda" kelimesini açıklayan tüzük değişikliklerini dernekler müdürlüğüne bildirdiklerini ifade eden hakim, avukatlara, yazılı beyanlarında bahsedilen tüzük değişikliğinin kapsam ve içeriğini sordu.
Derneğin avukatlarından Basri Akyüz, "Dernekler müdürlüğüne son olarak verdiğimiz dernek tüzüğünde, derneğin adı olan Lambda'nın ne anlama geldiğini açıkladık. Bunun haricinde derneğin adını değiştirmedik ve tüzükteki dernek amaçlarına ilişkin herhangi bir değişikliğe de yer vermedik.
Dernekler müdürlüğüne, dosyada mevcut olan dernek tüzüğünden farklı bir tüzük verilmemiştir. Dolayısıyla tüzüğün istenmesine gerek yoktur" dedi.
Görüşü sorulan Cumhuriyet Savcısı mütalaayı tekrarladığını ifade ederek, derneğin feshedilmesini istedi. Bu mütalaaya karşı ne diyecekleri sorulan dernek avukatları ise derneğin yardımlaşma amacıyla kurulduğunu, hukuka ve ahlaka aykırı faaliyette bulunmadığını dile getirerek, davanın reddini talep ettiler.
Dosyayı karara bağlayarak, davayı kabul eden mahkeme de 5283 sayılı Dernekler Kanunu'nun 17'nci maddesi ve Türk Medeni Kanunu'nun 60/2 maddesi uyarınca derneğin feshini kararlaştırdı.
Kararın ardından adliye önünde toplanan Lambda İstanbul Lezbiyen Gay Biseksüel Travesti Transseksüel (LGBTT) Kadın ve Erkekler Arası Dayanışma Derneği üyeleri alkışlarla kararı protesto ettiler.
Davaname
Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Yalçın'ın hazırladığı davanamede, İstanbul Valiliği'nin, Lambda İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği tüzüğünün 2'nci maddesinin, Anayasa'nın "ailenin korunması"na ilişkin 41'inci maddesi ile Türk Medeni Kanunu'nun "Hukuka veya ahlaka aykırı amaçlarla dernek kurulamaz" hükmünü içeren 56'ncı maddesine aykırı olduğunu bildirdiğine yer veriliyordu.
Ayrıca, derneğin adında geçen "Lambda" kelimesinin Türkçe karşılığının dernek isminde belirtilmesi gerektiğini kaydeden valiliğin, dernekten bunların düzeltilmesini istediği anlatılan davanamede, dernek yöneticilerinin, tüzüklerinde yasaya aykırılık olmadığı gerekçesiyle düzeltme yapmayacaklarını bildirdikleri ifade ediliyordu.
Davanamede, bunun üzerine valiliğin, dernek hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 60'ıncı maddesinin 2'nci fıkrası uyarınca işlem yapılması için savcılığa başvurduğu anlatılarak, belirtilen madde uyarınca derneğin feshine karar verilmesi isteniyordu.

Turkiye'den 1

Kadıköy'de barış mitingi (Radikal)
Bülent Ersoy'un sözleri slogan oldu
İSTANBUL - Barış Meclisi'nin 'Yeter! Kürt sorununda demokratik çözüm istiyoruz' mitingi Kadıköy'de geniş katılımla gerçekleştirildi. Mitingde Bülent Ersoy'un 'Ölüm değil, çözüm istiyorum' şeklindeki sözleri sık sık slogan olarak atıldı. Yapılan konuşmalarda şiddetin çözüm olmayacağı belirtilerek, demokratik çözüm bulunması istendi.
Barış Meclisi'nin çağrısı üzerine organize edilen ve onlarca aydının günlerce öncesinden duyurusunu yaptığı miting, kalabalığın dün saat 11.00'da Tepe Nautilus mağazası önünde toplanılmasıyla başladı. Ellerde sadece Kürtçe ve Türkçe 'Yeter', 'Bese' yazılı dövizler vardı. Başlara Kürtçe ve Türkçe 'Savaş istemiyoruz, barış istiyoruz' yazılı şapkalar takıldı.
Yaklaşık 40 bin kişi, Ersoy'un hakkında 'halkı askerlikten soğutma' iddiasıyla üç yıl hapis cezası istenen 'Ölüm değil, çözüm istiyoruz' sözünü slogan olarak attı.

Sunday, May 11, 2008

Gustav Klimt in Neue Galerie






What I had to skip last year was Neue Galerie, but luckily, this year I went there to see a Klimt exhibition, which in itself is a source of hope, happiness, inspiration, and freedom.

The building itself, placed right across Central Park on the Museum Mile, is a graceful 1914 construct.


The exhibition allowed us to indulge ourselves into the mindset of late 19th early 20th century. It was a tiny assembly of eight paintings, but nicely supported by more than 120 drawings by Gustav Klimt, the controversial artist of the Wiener Sezession. (controversial, particularly because of his university paintings which reveals his critical take on science, and his strict belief in freedom of art)

Wiki says

"In 1894, Klimt was commissioned to create three paintings to decorate the ceiling of the Great Hall in the University of Vienna. Not completed until the turn of the century, his three paintings, Philosophy, Medicine, and Jurisprudence were criticized for their radical themes and material, which was called "pornographic". Klimt had transformed traditional allegory and symbolism into a new language which was more overtly sexual, and hence more disturbing. The public outcry came from all quarters — political, aesthetic, and religious. As a result, they were not displayed on the ceiling of the Great Hall. This would be the last public commission accepted by the artist. All three paintings were eventually destroyed by retreating SS forces in May 1945. His Nuda Verita (1899) defined his bid to further shake up the establishment. The starkly naked red-headed woman holds the mirror of truth, while above it is a quote by Schiller in stylized lettering, "If you cannot please everyone with your deeds and your art, please a few. To please many is bad."


I think his self-standing, overtly sexual, lush, sensual, and unromantically beautiful female figures are the result of the same freedom he takes so seriously, and that allowed him to reflect the psychoanalytical gaze to his model's. I only blog a few of the paintings I have seen today, but his more exciting work is here.

New York, once more...

Another CSD session. Little sign of progress as to changing any developmental or environmental patterns... So after a week of hectic field work, I spend the weekend seeking some peace in aesthetics, only to see how art is sometimes much more capable of inverting politics and relating it to life than institutionalised platforms.
(My earlier visit to Boston to be covered later)

Let's start with Guggenheim.
Cai Guo-Qiang's exhibition titled I Want to Believe was incredibly powerful.
Cai's focus on sociopolitical issues, especially relating to acts of terrorism, has become a central feature of his work since 9/11. The most overt example, Inopportune: Stage One, simulates the trajectory of an exploding automobile tumbling through space, offering up the contradiction between a spectator's abhorrence of violence and attraction to the abstract beauty of some violent images. Nine white American-made cars are positioned in various stages of tumbling through the air. The first car remains inert on the ground. As each subsequent vehicle progresses through the sequence in mid-air, electric light rods protruding from their bodies emit blinding, flashing lights that mimic exploding fireworks. The palette of the light rods begins with a white, hot light, and grows progressively warmer and more vibrant as the angles of the cars rise and the “explosion” progresses through time, then quiets down into soft hues of purple and pink and at last a soft blue. The last vehicle lands on the ground, absent of any color, as if the car explosion never happened. The overall composition has the look of stop-motion photography or a sequence of freeze frames from a movie.

Head On exemplifies how local history and culture play a central role within Cai's working process. In this tableau, a pack of 99 life-sized wolves gallops at full force toward a transparent glass wall, leaping through the air in a unified arc, only to collide head on into the unyielding barrier. The wall—first realized to the exact height and thickness of the Berlin Wall—represents society's tendency to search only for the obvious, missing instead what may not be immediately evident but ultimately more dangerous. In Cai's artistic iconography, wolves possess a ferocity and courageousness similar to tigers and achieve heroism through their collective unity. In this installation, however, their cohesiveness leads to their ultimate downfall. Here, through the emblematic imagery of wolves, Cai intends to address the human fallibility of following any collective ideology too blindly and humankind's fate to repeat mistakes unthinkingly.
Click here to see more pictures.

Wednesday, April 23, 2008

song of the day (or rather the lyrics...)

Don't ask me why, but analysing discourses have an awkward effect on my everyday life. Here I sit, writing how a symbolic order is established through words (words, words, words...), and how their analysis would reveal a part of our constructed truth, and I long for an old (indeed 18 year old) song telling just the opposite... (The vieo of this song remains as one of my all time favourites, too. Could it be the effect of the little prince theme? I was afterall still a kid, when it came out.)


Words like violence
Break the silence
Come crashing in
Into my little world
Painful to me
Pierce right through me
Can't you understand
Oh my little girl

All I ever wanted
All I ever needed
Is here in my arms
Words are very unnecessary
They can only do harm

Vows are spoken
To be broken
Feelings are intense
Words are trivial
Pleasures remain
So does the pain
Words are meaningless
And forgettable

All I ever wanted
All I ever needed
Is here in my arms
Words are very unnecessary
They can only do harm

Thursday, April 17, 2008

nukleersiz.org

MİLLETVEKİLLERİNE MEKTUP GÖNDERİN!
Nükleersiz! kampanyası kapsamında Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi AKP'li milletvekillerine mektup gönderiyoruz. Dilediğiniz milletvekiline mektubu göndermek için ilgili alanları doğru olarak doldurmanız ve gönder tuşuna basmanız yeterlidir. Gönderdiğiniz mektubu en geç 10 gün içerisinde ilgili milletvekiline ulaştıracağız.
Göndereceğiniz mektuplar milletvekillerine e-mail olarak değil, zarf içerisinde normal mektup olarak ulaşacaktır.
Mektubu göndermek istediğiniz milletvekilinin ismini mektubun başındaki alanlardan, önce ili, daha sonra ise o ilin tercih ettiğiniz milltevekilini bularak seçmelisiniz. Mektubu kendi ilinizin milletvekillerinden birine ya da dilediğiniz başka bir AKP milletvekiline gönderebilirsiniz.
Bu mektup kampanyasının amacı, iktidar partisi milletvekillerinin seçmenlerin sesini dikkate alarak nükleer santral ihalesini durdurmak ve nükleer enerji planlarını iptal ettirmek için harekete geçmeye çağırmaktır.

Mektubunuzu gondermek icin tiklayin

Monday, April 07, 2008

Hasankeyf



Export guarantees for controversial dam dependent on immediate action
April 1, 2008
ISTANBUL – Turkish Daily News
Questions raised by a recent report may imperil funding for the controversial Ilısu dam project in southeastern Turkey.

Representatives from Swiss, German and Austrian credit agencies visited Turkey to discuss the future of the project following the release of a new report by a commission of international experts hired by European Credit Agencies (ECA), which provides credit and insurance for the Ilısu Dam Project.
Ilısu is currently the largest dam project in Turkey. The site is located on the Dicle River in southeastern Turkey, 65 km upstream from the Syrian and Iraqi borders. The project is highly controversial due to a variety of political, social, environmental, economic, and archaeological reasons.
The meeting was closed to the press and details of what was discussed were not released, however some foreign media institutions claimed that export guarantees for the project might be withdrawn by the agencies.
"The irony is that this project would never be considered in the first place in the European countries that are financing the Ilisu dam," said Erkut Ertürk, campaign coordinator for Doğa Derneği (Nature) Association. Doğa Derneği recently launched a campaign to save the 12,000-year-old site of Hasankeyf and several species endemic to the region and endangered by the project. Ertürk said the group is strongly urging the credit agencies to withdraw their support before the project causes irreversible devastation to Turkey's natural and cultural heritage.
The report concluded the Turkish government failed to meet many of the 153 criteria established as prerequisites for receiving government-backed export guarantees.
The independent Ilısu Committee of Experts (CoE) visited the site in early December 2007 to establish a working relationship between the CoE and the Project Implementation Unit (PIU), which is under the direction of the Turkish State Waterworks (DSİ).
Following the visit, the CoE set two main points to be discussed in the report concerning PIU and the organization of future CoE site visits. The report stated that, "During the site visit the experts came to the conclusion that PIU was not yet operating in the way required." The reasons for these shortcomings were identified mainly as "lack of senior experienced staff, insufficient human resources, deficiencies in information on specific obligations as well as inadequate decision taking processes" in the report.

Berlin might suspend export guarantees
Der Spiegel Magazine reported on March 24 that Germany is considering suspending export guarantees for the planned construction of a controversial dam in Turkey that would flood ancient cultural treasures and force the displacement of tens of thousands of residents.
"The German government moved earlier this month to delay and possibly suspend the export guarantees following the release of the report by experts," reported the magazine.
Germany, Austria and Switzerland had tied export guarantees to 153 international standards that Turkey, mainly the responsibility of the PIU, needed to fulfill. However experts notified the financial consortium that Turkey has not yet met the criteria.
The panel of experts revealed in their report that PIU is still in the process of being set up and beginning operations, and that at the time of the site visit was not yet operational. "This also explains the fact that no information was obtained beforehand, despite the occasion of the Zurich meeting held in October 2007 where it had been agreed that specific information, mainly the scope of work for biodiversity studies, would be submitted to the experts before the December site visit," the report noted.
In view of this, one of the central recommendations of the experts in the report is to improve the PIU in order to meet requirements, such as human resources, budgetary issues, administrative structure, information flow.

"The project is a complete farce"
One of the highest priorities among the 153 is for Turkey to undertake a biodiversity survey of the area. It is well known that Turkey is one of the richest countries in terms of rare species, some of which are found only in the area where the Ilısu dam is planned to be constructed.
The report also points out the urgency of compiling a list detailing the condition of these species, especially if the project is constructed.
The experts emphasized in their report that no scope of work was available on terrestrial and aquatic biodiversity survey and monitoring at the time of the site visit, adding, "it is important to point out clearly, as was said on the occasion of the site visit wrap-up meeting in Ankara on Dec. 10, 2007, that a failure to start these investigations in early March this year at the latest could mean that the start of construction work would need to be postponed by one year in order to meet the Final Assessment Meeting requirements."
The experts prepared a draft scope of work, which was then discussed with PIU in detail, according to the report.
"As the recent report of the committee of experts clearly shows this whole project is a complete farce as it will not only destroy one of Turkey's most important cultural sites such as Hasankeyf but also will cause the extinction of endemic species from the region such as the Euphrates soft-shell turtle," said Ertürk.
One of the species needing special attention is the Euphrates Soft-shelled Turtle (Rafetus euphraticus). This endangered species is found only in the (Firat) Euphrates and Dicle (Tigris) rivers and their number is declining in Turkey because of dams.
According to a report by the Doğa Derneği, major dams cause fundamental changes to water quality. Changes affect the flow of water downstream, making it impossible for the species to survive downstream. In addition the loss of sandbank nesting habitats due to flooding and sand mining is also a serious threat to the turtles, argues the report by Doğa Derneği.
This rare species is not the only thing endangered by the project, argues the association. They cited nearly 10 more species imperiled by the project, such as Pied Kingfisher (Ceryle rudis) that breeds only in Turkey and for which the riparian zone (sand banks) of the Dicle River is the last main breeding area of the species in Turkey and in Europe.

No archaeological or historical survey provided
Another high priority action demanded by the experts in the report is a comprehensive study on the cultural heritage and historical assets of the site. The experts criticized Turkey for not having enacted any broad research regarding the issue.
According to the experts, most urgent is an archaeological and historical survey of the area, in which construction work for the dam site is planned to start soon, an ethnographical survey and study of the villages to be resettled first.
For this year, surveys should be carried out where no archaeological, historical and ethnographical surveys have yet been conducted. These surveys serve as the basis for all future decisions concerning the location of additional excavations, documentation of historical monuments and detailed documentation of vernacular architecture and intangible heritage of the affected villages, is emphasized.
Work for the construction site cannot be started before the surveys in the dam site area and all areas affected by mobilization work have been finished, the report warned Turkey.

Relocation of 12,000-year-old site
The location of New Hasankeyf and the nearby planned cultural park was another issue discussed in the report. The location preferred at the moment by the consortium is located on the northern bank of the Dicle River and the future reservoir, linking the new settlement and the cultural park with one another.
It has been proposed in the report that all historical monuments planned for relocation should be located there. The dividing vadi would then be integrated into the park and would become the new location for the remains of the Artukid bridge.
On the southern bank of the Dicle the upper town of old Hasankeyf will be turned into an archaeological park. No detailed proposals for this park have yet been developed, according to experts.
The proposal takes into consideration the important task of the creating future income for Hasankeyf through cultural tourism, but it is not convincing with regard to the preservation of cultural heritage and the peculiarity of Hasankeyf. In addition, studies on the technical possibilities for transporting huge monuments across the river have apparently not yet been undertaken.

Saturday, April 05, 2008

Ferney Voltaire and Geneva



The picture to the right shows Voltaire's residence in Ferney. It was a nice small town that I visited last week. After a life of wandering, 64 years old and endowed with a tremendous fortune, Voltaire settled in Ferney, an independent territory near Switzerland, from where he was to exercise considerable intellectual influence across Europe. This was in 1759, and after having lived in Geneva less than two years. A prime reason for his leaving Geneva was that theatre was forbidden in that Calvinist city, so he had decided to become the enlightened "patriarch" of the little village of Ferney, setting up potteries, a watchmaking industry and, of course, theaters, attracting rich people from Geneva to watch his plays. «Finding free land where one is the absolute master, being at one and the same time in three sovereignties and depending on none of them, is a singular happiness to which I could not have dared to aspire».
During Voltaire's residence, the population of Ferney increased to more than 1,000. Voltaire lived there for the last 20 years of his life before making a triumphal return to Paris, where he died in 1778.
In Ferney, and probably in Geneva too, the clouds and the sun is constantly being watched by residents, in case Mount Blanc is visible to refresh the scene, and the soul. This reminded me what Istanbulers do with their Bosphorous.



Then, and despite the freezing cold, I finally met spring in Geneva. The sun was shining on Lake Geneva, and the Rhone, so I couldn't bring myself to visit any museums. Instead, I spent most of my day walking all over the small streets in the centre, and watching birds, flowers, and bees (and numerous determined city-runners) in the botanical gardens. My opinion of the city is that it is a liveable city which would provide little inspiration for Mediterranean spirits.
It is however very interesting: despite being heavily Calvinist, and being highly proud of it, it is a city where UN-people, NGO workers, and corporate bankers reside in. Therefore it is not only cosmopolitan, but also a weird mishmesh of disagreeing lifestyles...
It is also interesting to see Gothic details all over the city, juxtaposed on the one hand with wonderful historical stone buildings, and on the other with heavily bureaucratic architectural styles for UN buildings, WTO, ILO etc.

Thursday, March 27, 2008

Nükleer enerji toplantısında protesto


CNN Turk 27 Mart, 2008 11:20:00 (TSİ)
Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) tarafından düzenlenen nükleer teknolojiye ilişkin kongre,"Küresel Eylem Grubu" tarafından protesto edildi.
Cevahir Otel'deki "Nükleer Teknolojide Dünya Konjonktürü III'üncü Nesil ve III Nesil Nükleer Reaktörler Kongresi" öncesinde kongrenin yapılacağı salonun girişine üzerinde, "Nükleer lobi işbaşında" yazılı pankart taşıyan bir grup tarafından yapılan basın açıklamasında, nükleer santral ihalelerinin protesto edildiği belirtildi.
Açıklamada, "Nükleer enerjinin en tehlikeli ve en pahalı enerji üretim biçimi olduğunu gizleyen, atık sorunu yokmuş gibi davranan, bilimsel gerçekleri çarpıtan, sadece nükleer lobinin çıkarları uğruna konuşan, bilimden uzak, bilim adamlarını protesto ediyoruz" denildi.
Grubun açıklaması sırasında otel görevlileri grubu uyararak, otelden dışarıya çıkmalarını istedi.
Küresel Eylem Grubu ve kongre katılımcıları ile otel görevlileri arasında yaşanan kısa süreli tartışmasının ardından 10 kişilik grup, görevliler tarafından otel dışına çıkarıldı.
Bu arada, Beykent Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı ve eski Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı Prof. Dr. Emin Özbaş, grup açıklama yaptığı sırada tepki göstererek, "Bunlar ezbere konuşuyorlar, gerçekleri saptırıyorlar. Nükleer teknolojinin gidip de kalkınmadığı ülke yok. Bilimsel verilerle konuşsunlar" dedi.

BASIN AÇIKLAMASI:
NÜKLEER İHALEYİ DURDURUN!
PROTESTO EDİYORUZ!
Nükleer santral ihalesini protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Nükleer enerji gibi ölümcül bir seçeneğin allanıp pullandığı bilimsel görünümlü bu tip pazarlama toplantılarını protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Enerji Bakanı Hilmi Güler’in Akkuyu’lulara sormadan Akkuyu’da herkes nükleer istiyor diye yalan söylemesini protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Çernobil’de patlayan ve dünyanın her yerinde sayısız kaza yapan ikinci kuşak reaktörleri de, Finlandiya’da masrafı 6 milyar dolara kadar fırlayıp bir türlü bitirilemediği için skandal üzerine skandal yarattığı halde mucizevi bir çözümmüş gibi gündeme getirilen üçüncü kuşak reaktörleri de protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Nükleer enerjinin en tehlikeli ve en pahalı enerji üretim biçimi olduğunu gizleyen, atık sorunu yokmuş gibi davranan, bilimsel gerçekleri çarpıtan, sadece nükleer lobinin çıkarları uğruna konuşan bilimden uzak bilim insanlarını protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Türkiye’yi ekonomik açıdan da büyük zarara sokacak bu akıl dışı girişim için lobilerde bekleyen çok uluslu şirketleri, Areva’yı, Westinghouse’u, General Electric’i, AECL’yi, Siemens’i ve tüm diğer nükleercileri protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Halkın nasıl nükleere karşı olduğunu görmemekte direnen, kar hırsıyla gözleri Çenobil’i bile görmeyen, hala ihaleye girmek için fırsat kollayan ve çok uluslu nükleerci şirketlerle konsorsiyum kurma peşinde olan şirketleri, Çalık’ı, Sabancı’yı, Zorlu’yu ve diğerlerini protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Çernobil felaketinde milyonların radyasyonlu çayları ve fındıkları yemesine ve kanser olmasına göz yumup, sonra da kendilerini uzman sanıp saçma sapan ihale şartnameleri hazırlayan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nu ve TAEK mühendislerini protesto ediyoruz.
PROTESTO EDİYORUZ!
Ve protesto etmeye devam edeceğiz.
Nükleerciler nerede halkı kandırmak için bir araya gelirse biz de orada olacağız.
Radyoaktif ihalelere izin vermeyeceğiz.
Sayın Enerji Bakanı Hilmi Güler!
Nükleer santral ihalesini iptal edin.
Bir avuç lobicinin dediklerine uyup iki üç şirketin karları için Türkiye’nin geleceğiyle oynamayın.
Akkuyulular istemiyor.
Sinoplular istemiyor.
Türkiye halkı istemiyor.
İzin vermeyeceğiz.
Herkesi 26 Nisan 2008’de Kadıköy meydanına, Nükleer Santrala Hayır mitingine davet ediyoruz.
Nükleer planları protesto etmeye ve bu radyoaktif ihaleyi durdurmaya davet ediyoruz.
NÜKLEER İHALEYİ DURDURUN!
NÜKLEER SANTRALLARA HAYIR!
GÜNEŞ, RÜZGAR BİZE YETER!

Tuesday, March 25, 2008

Hasankeyf için umut ışığı


AYŞEGÜL SAVAŞTA Birgun.net 25/03/2008
Dicle nehri üzerinde bulunan Hasankeyf için yeni bir umut ışığı doğdu. Tarihi Hasankeyf bölgesi üzerindeki yapımı tartışmalara yol açan Ilısu Barajı, uluslararası bilirkişi heyetinden vize alamadı.
Ilısu Barajı’nın durdurulması için mücadele eden kurum ve kişileri sevindiren bu gelişmeyi değerlendiren Doğa Derneği Kampanya Koordinatörü Erkut Ertürk, “Ilısu Barajı gibi bir proje, bu krediyi veren ülkelerde çevresel etkilerinden dolayı, ciddiye alınmaz ve kesin olarak uygulanamaz” dedi.
Avukat Murat Cano, Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi’ne Hasankeyf’i sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı Projesi’nin yapımı ile ilgili imzalanan sözleşmenin iptal edilmesi için İsviçre Şirketler Grubu ve Başbakanlık hakkında 12 Ocak 2000’de dava açmış, mahkeme heyeti de son duruşmada araştırma yapılması amacıyla Hasankeyf’te keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermişti.

‘ÖN ŞARTLAR YERİNE GETİRİLMEDİ’
Yapımı süren Ilısu Barajı içerisinde bulunan göl alanında hangi tarihsel yapıların kalacağı ve bunların ne gibi bilimsel değerlerle yüklü bulunduğu, taşınması planlanan eserlerin teknik olarak taşınmalarının mümkün olup olmadığı ve taşınmaları halinde bulundukları yerde ifade ettikleri değerlerin aynen ifade edip etmeyeceği konuları oluşturulan heyet tarafından araştırıldı.
İncelemelerini tamamlayan bilirkişi heyeti yayınladığı denetim raporunda, baraj inşaatının Hasankeyf bölgesindeki biyolojik çeşitliliği ve kültürel mirası korumadığı vurgulandı. Ayrıca Ilısu Barajı’nın inşa edilebilmesi için Devlet Su İşleri’nin yerine getirmesi gereken 153 ön şartı denetleyen uluslararası bilirkişi heyeti, raporunda bugüne kadar şartların hemen hiçbirinin gerçekleştirilmediğini belirtti.


KREDİ KURUMLARI VAZGEÇEBİLİR
Heyet tarafından yayınlanan raporda Doğa Derneği’nin daha önce yayınladığı bilimsel rapora atıfta da bulunularak, yapılması beklenen doğa ve kültür araştırmalarının dökümü sunuldu. 2007 Mart ayında Alman, Avusturyalı ve İsviçreli kredi kuruluşları ile Türkiye Hükümeti arasında projenin kredisini garanti altına alan bir anlaşma imzalayarak, kredi kuruluşları, uluslararası baskılardan ötürü bu anlaşmayı 153 şarta bağlamıştı. Bu şartlar kredi kurumları tarafından atanan uluslararası 15 kişilik bilirkişi kurulu tarafından biyolojik çeşitlilik, kültürel miras ve yeniden yerleşim alanlarında denetliyor. Türkiye, eğer bu koşulları gerçekleştirmez ise Ilısu Barajı için kredi vereceğini açıklayan kredi kurumları anlaşmadan vazgeçebilecek.

‘PROJE UYGULAMA BİRİMİ HÂLÂ YOK’
Ayrıca rapor, Devlet Su İşleri tarafından kurulması beklenen Proje Uygulama Birimi’nin görevlerini anlaşmalar doğrultusunda yerine getirmediğini, hatta bu birimin henüz tam olarak oluşturulmadığını gösteriyor. Rapor, biyolojik çeşitliliğin ve kültürel mirasın korunması ve belgelenmesi çalışmalarının da yerine getirilmediğini belgeliyor.
Bilirkişi Çevre Raporu’nun 23. sayfasında ise aynen şu ifadeler geçiyor: “Bilirkişiler saha ziyaretleri sırasında, Proje Uygulama Birimi’nin hâlâ kurulmaya çalışıldığını ve ziyaret öncesinde yeterli kapasitenin oluşturulmadığını gözlemlemiştir. 2007 Ekim ayında Zürih’te bu saha ziyareti öncesi, biyolojik çeşitlilik çalışmaları tasarısının sunması anlaşıldığı halde, bilirkişilere herhangi bir bilgi sunulmamıştır.”

CANLILARIN YOK OLMA TEHLİKESİ
Doğa Derneği Kampanya Koordinatörü Erkut Ertürk yaptığı açıklamada, “Yeni yayımlanan uluslararası bilirkişi raporu açıkça gösteriyor ki, Ilısu Barajı sadece Türkiye’nin en önemli kültür miraslarından Hasankeyf’in değil, bölgedeki canlıların da sonunu getirecek bir proje” dedi.
Ilısu Barajı gibi bir projenin bugünkü haliyle kredi veren ülkelerdeki çevresel etkilerinden ötürü ciddiye bile anılmayacağını belirten koordinatör Erkut Ertürk, “Doğa Derneği olarak ülkemizin biyolojik zenginliğine ve kültürel mirasına geri dönülmez zararlar verecek bu baraj projesinden derhal vazgeçilmesini ve Avrupa’nın bu çifte standart uygulamasına son vermesini talep ediyoruz” dedi.

Sunday, March 23, 2008

why not?! living it out in the open...

love will tear us apart
joy division
When the routine bites hard
And ambitions are low
And the resentment rides high
But emotions wont grow
And were changing our ways,
Taking different roads
Then love, love will tear us apart again
Why is the bedroom so cold
Turned away on your side?
Is my timing that flawed,
Our respect run so dry?
Yet theres still this appeal
That weve kept through our lives
Love, love will tear us apart again

Do you cry out in your sleep
All my failings expose?
Get a taste in my mouth
As desperation takes hold
Is it something so good
Just can't function no more?
When love, love will tear us apart againm


cut
the cure
if only you'd never speak to me
the way that you do
if only you'd never speak like that
it's like listening to
a breaking heart
a falling sky
fire go out and friendship die
i wish you felt the way that i still do
the way that i still do

if only you'd never look at me
the way that you do
if only you'd never look like that
when i look at you
i see face like stone
eyes of ice
mouth so sweetly telling lies
i wish you felt the way that i still do
the way that i still do
but you don't
you don't feel anymore
you don't care anymore
it's all gone
if only you'd never pull from me
the way that you do
if only you'd never pull like that
when i'm with you
i feel hopeless hands helplessly
pulling you back close to me
i wish you felt the way that i still do
the way that i still do
if only you'd ever speak speak to me
the way you once did
look at me the way you once did
pull to me the way you once did
but you don't
you don't feel anymore
you don't care anymore
it's all gone
it's all gone

declare independence

Tuesday, March 18, 2008

Quote and Article of the Days

"Believing there is a code to be cracked is of course much the same as believing in the existence of some Big Other: in every case what is wanted is an agent who will give structure to our chaotic social lives."
Slavoj Žižek

See the whole of the article by Žižek

Partiler mezarlığında bir gezinti

Can Dundar, Milliyet

İnsan bir cenazeyi defnederken, diğer mezarlara da uğrayıp rahmetlileri yad etmek ister ya;
Ben de AKP'nin kapatma davasının ardından şu meşhur "partiler mezarlığı"na uğradım; eskilerle hatıralarımı andım.
* * *
Maalesef Milli Nizam'a yetişemedim. 1971'de "laikliğe aykırılık" suçlamasıyla kapatıldığında henüz ilkokuldaydım.
Ama onun devamı Milli Selamet Partisi yargılanırken mahkemedeydim.
1981'in nisan ayı...
Hiç unutmam, bir cuma günü başlamıştı Sıkıyönetim'deki duruşma...
Askeri Savcı son seçimde yüzde 8.5 oy alan MSP'nin "laikliğe aykırı olarak bir şeriat devleti kurmak istediğini" iddia ediyor, Erbakan ve parti yöneticilerinin 12 klasörde toplanan değişik konuşmalarından, kanıtlar sunuyordu.
Erbakan Mekke'de "50 sene önce Kuran'dan ayrılmışız. Kuran'ın sözünün tekrar geçer hale gelmesi hepimizin vazifesidir. Bunun için de cihat lazım" demişti.
36 yıla kadar hapsi isteniyordu.
"İllegal bir cemiyete dönüştüğü" öne sürülen MSP, 1981 Ekim'inde kapatılmıştı.
4.5 yıl süren MSP davası ise, Şubat 1985'te tüm sanıkların beraatiyle neticelendi.
* * *
Onlar beraat ettiğinde Refah Partisi kurulmuştu bile... Erbakan 1987'de RP'nin Genel Başkanlığı'na geldi. O yıl yüzde 7 oy aldı.
1991'de oyunu yüzde 17'ye çıkardı.
1995'ten yüzde 21.3 oyla birinci çıktı.
1997'de Başbakan oldu.
O yıl Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.
RP, 1998 Ocak'ında "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle kapatıldı.
75 yaşındaki Erbakan'a 5 yıl siyaset yasağı getirildi.
Yeni Yüzyıl'da yazıyordum o zamanlar... 17 Ocak 1998'de şöyle yazmıştım:
"Bu karar, Erbakan ve Refah'a ciddi bir darbe anlamına geliyor. Ama Refah'ı var eden koşulların veya ona oy veren 6 milyon seçmenin beklenti ve rahatsızlıklarının sonu anlamına geliyor mu?
"Elbette hayır!..
"Biraz sağduyuyla bakabilen herkes görüyor ki, o koşullar orada oldukça Refah'ın misyonu sona ermeyecektir."
* * *
Ermedi de...
Fazilet Partisi daha Refah kapatılmadan kurulmuştu bile...
1999 seçiminde yüzde 15.4 oy aldı.
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, onun için de dava açtı. Sonuçlandırmak Sabih Kanadoğlu'na kısmet oldu. RP "laikliğe aykırı eylemlerden" 2001'de kapatıldı.
Milliyet'te yazıyordum o dönem... 23 Haziran 2001'de şöyle yazmıştım.
"Utanıyoruz artık!..
"Karartılan ekranlardan, kapatılan partilerden, bunlara timsah gözyaşı dökenlerden...
"Tarih şahit ki, yasaklananlar hep daha cazip hale geldi. Siyasi süreç doğal seyrine bırakılmadığı için Fazilet Refah'tan, Refah Selamet'ten Selamet Nizam'dan daha çok güçlendi.
İhtimal bu kez de öyle olacak. Yeni parti, Fazilet'i aratacak."
"Yeni Parti" AKP, Ağustos 2001'de kuruldu.
Yüzde 34.2 oy aldı.
Sonra oyunu yüzde 46.5'e çıkardı.
* * *
Şimdi kapatılma sırası AKP'de...
Benim çeyrek asırda sadece Milli Görüş geleneğinde tanık olduğum 4. kapatılma bu...
Yukarıdaki oy oranları şahittir ki, her gömülen parti, akabinde yeniden dirilip daha da güçlendi.
Mezarlık çıkışı sordum kendi kendime:
Bu tabloyu yaratanlar, partileri mi gömüyor yoksa engellemeye çalıştıklarını her kapatmada biraz daha büyüterek bizim mezarımızı mı kazıyor?

İnsan bir cenazeyi defnederken, diğer mezarlara da uğrayıp rahmetlileri yad etmek ister ya;
Ben de AKP'nin kapatma davasının ardından şu meşhur "partiler mezarlığı"na uğradım; eskilerle hatıralarımı andım.
* * *
Maalesef Milli Nizam'a yetişemedim. 1971'de "laikliğe aykırılık" suçlamasıyla kapatıldığında henüz ilkokuldaydım.
Ama onun devamı Milli Selamet Partisi yargılanırken mahkemedeydim.
1981'in nisan ayı...
Hiç unutmam, bir cuma günü başlamıştı Sıkıyönetim'deki duruşma...
Askeri Savcı son seçimde yüzde 8.5 oy alan MSP'nin "laikliğe aykırı olarak bir şeriat devleti kurmak istediğini" iddia ediyor, Erbakan ve parti yöneticilerinin 12 klasörde toplanan değişik konuşmalarından, kanıtlar sunuyordu.
Erbakan Mekke'de "50 sene önce Kuran'dan ayrılmışız. Kuran'ın sözünün tekrar geçer hale gelmesi hepimizin vazifesidir. Bunun için de cihat lazım" demişti.
36 yıla kadar hapsi isteniyordu.
"İllegal bir cemiyete dönüştüğü" öne sürülen MSP, 1981 Ekim'inde kapatılmıştı.
4.5 yıl süren MSP davası ise, Şubat 1985'te tüm sanıkların beraatiyle neticelendi.
* * *
Onlar beraat ettiğinde Refah Partisi kurulmuştu bile... Erbakan 1987'de RP'nin Genel Başkanlığı'na geldi. O yıl yüzde 7 oy aldı.
1991'de oyunu yüzde 17'ye çıkardı.
1995'ten yüzde 21.3 oyla birinci çıktı.
1997'de Başbakan oldu.
O yıl Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.
RP, 1998 Ocak'ında "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle kapatıldı.
75 yaşındaki Erbakan'a 5 yıl siyaset yasağı getirildi.
Yeni Yüzyıl'da yazıyordum o zamanlar... 17 Ocak 1998'de şöyle yazmıştım:
"Bu karar, Erbakan ve Refah'a ciddi bir darbe anlamına geliyor. Ama Refah'ı var eden koşulların veya ona oy veren 6 milyon seçmenin beklenti ve rahatsızlıklarının sonu anlamına geliyor mu?
"Elbette hayır!..
"Biraz sağduyuyla bakabilen herkes görüyor ki, o koşullar orada oldukça Refah'ın misyonu sona ermeyecektir."
* * *
Ermedi de...
Fazilet Partisi daha Refah kapatılmadan kurulmuştu bile...
1999 seçiminde yüzde 15.4 oy aldı.
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, onun için de dava açtı. Sonuçlandırmak Sabih Kanadoğlu'na kısmet oldu. RP "laikliğe aykırı eylemlerden" 2001'de kapatıldı.
Milliyet'te yazıyordum o dönem... 23 Haziran 2001'de şöyle yazmıştım.
"Utanıyoruz artık!..
"Karartılan ekranlardan, kapatılan partilerden, bunlara timsah gözyaşı dökenlerden...
"Tarih şahit ki, yasaklananlar hep daha cazip hale geldi. Siyasi süreç doğal seyrine bırakılmadığı için Fazilet Refah'tan, Refah Selamet'ten Selamet Nizam'dan daha çok güçlendi.
İhtimal bu kez de öyle olacak. Yeni parti, Fazilet'i aratacak."
"Yeni Parti" AKP, Ağustos 2001'de kuruldu.
Yüzde 34.2 oy aldı.
Sonra oyunu yüzde 46.5'e çıkardı.
* * *
Şimdi kapatılma sırası AKP'de...
Benim çeyrek asırda sadece Milli Görüş geleneğinde tanık olduğum 4. kapatılma bu...
Yukarıdaki oy oranları şahittir ki, her gömülen parti, akabinde yeniden dirilip daha da güçlendi.
Mezarlık çıkışı sordum kendi kendime:
Bu tabloyu yaratanlar, partileri mi gömüyor yoksa engellemeye çalıştıklarını her kapatmada biraz daha büyüterek bizim mezarımızı mı kazıyor?

Friday, March 14, 2008

the photo that made my day...

see Žižek's wedding photo...

if I ever get married one day, I would like my spouse to be as cute, and my expression as honest.

Friday, March 07, 2008

I woke up singing this song this morning...


It might be the effect of Matthäuspassion I listened to last night (but also could be attributed to the simple beauty of the lyrics). It was in a Romanesque church in Scheveningen, which sounded marvellous (the pics belong to this church). The Nieuwe Badkapel ("New bath chapel") in Scheveningen dates from 1915-1916 and was designed by W.Ch. Kuijpers, a relatively unknown architect. The building, built for the 'Hervormde Kerk' (reformed church), is shaped like a Greek cross, consisting of four similar arms in Rationalistic style, with in the front corners two towers with Jugenstil spires. The big windows clearly remind of the neo-Renaissance style.


Condemnation
Tried
Here on the stand
With the book in my hand
And truth on my side

Accusations
Lies
Hand me my sentence
Ill show no repentance
Ill suffer with pride

If for honesty
You want apologies
I dont sympathize
If for kindness
You substitute blindness
Please open your eyes

Condemnation
Why
Because my duty
Was always to beauty
And that was my crime

Feel elation
High
To know I can trust this
Fix of injustice
Time after time

If you see purity
As immaturity
Well its no surprise
If for kindness
You substitute blindness
Please open your eyes

Thursday, March 06, 2008

new discovery: Mauritshuis

Today I discovered the best museum for Dutch and Flemish painting: Mauritshuis in Den Haag (the Hague, Lahey) from vermeer, to rubens, to rembrant all tha light and the detail of lowlands... I was taken aback with all the beauty in front of my eyes (and ear, but that I will blog on tomorrow).

Tuesday, March 04, 2008

THE WORLD 'S SHORTEST FAIRY TALE

Once upon a time, a guy asked a girl "Will you marry me?" The girl said:"NO!" And the girl lived happily ever after and went dancing, camping, drank martinis, stayed in bed and read the whole day, always had a messy house with her own style and order, never had to cook, did whatever the hell she wanted, never argued, didn't get fat, traveled more, had many lovers, didn't save money, and had all the hot water to herself.

She went to the theater, never watched sports, never wore friggin' lacy lingerie that went up her ass, had high self esteem, rarely cried and never yelled, felt and looked fabulous in sweat pants and was intense all the time, and felt she made a difference -at least to herself.
The End

Monday, March 03, 2008

Türkiye ve Yeşiller

Haluk Şahin

Radikal, 20/10/2004

Tamam, Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu'nun şu kritik dönemde İstanbul'da toplantı yapmasından çok memnunuz da, Türkiye'de Yeşil hareketinin bu kadar zayıf olmasını ne yapacağız? Türkiye'de güçlü bir Yeşil hareketi, hatta Meclis'te temsil edilmiş bir Yeşiller Partisi olsaydı bu toplantı çok daha anlamlı olmaz mıydı?
Yeşiller bu toplantıyı İstanbul'da yapmakla, yani Türkiye'yi Avrupa'nın bir parçası olarak gördüklerini simgesel bir biçimde ilan etmekle, Avrupa'nın çürümüş siyasal elitlerine iyi bir ders veriyorlar. O korku tüccarlarına, o hortlaklar dansı koreografları, siyasetin ilkelere dayanan bir etkinlik alanı olması gerektiğini ve içinde hâlâ idealizme yer bulunduğunu hatırlatıyorlar. Le Figaro gibi gazetelerde 'Türk Zehiri' başlıklı siyanürlü başyazıları okuduktan sonra artan mide bulantımız, Daniel-Cohn Bandit gibi delifişeklerin Türkiye savunusuyla biraz olsun yatışıyor. Birileri kendilerini Avrupa adına konuşuyor sanıyorlarsa da, Avrupa'nın yeknasak bir bütün olmadığını hatırlıyoruz.
Gelin görün ki, Türk siyasal yelpazesinde bir Yeşiller Partisi bulunmuyor. Oysa dünyanın 100'ü aşkın ülkesinde irili ufaklı Yeşil partiler var. Avrupa'nın 29 ülkesinde 32 Yeşiller Partisi faaliyet gösteriyor. Avrupalı Yeşiller son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde tek bir parti olarak mücadele ettiler ve Avrupa Parlamentosu'na 42 milletvekili soktular. Türkiye'nin AB üyeliğini en gönülden savunanlar onlar bugün; tıpkı dün Türkiye'deki insan hakları ihlallerini en yüksek sesle eleştirenler onlar olduğu gibi...
Almanya Dışişleri Bakanı Joshcka Fischer'in partisi Die Grünen, Avrupa Yeşil partilerinin en güçlüsü sayılıyor. Bu hareket içinde Cem Özdemir gibi Türk kökenli politikacılar da etkili olabiliyorlar. Zaten Avrupa'da Türklerin kendilerini insanları içinde en rahat hissettikleri partinin Yeşiller olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu hareket ırkçılığı en büyük ayıp sayıyor, insanları saç rengine ya da aksanına göre değerlendirmiyor.
Siyasette idealizmden söz ettim. Yeşil hareketinin kökleri 1960'ların sonlarında kurulu düzene başkaldıran idealist gençlere dayanıyor. Şu narin gezegeni bir yandan vahşi bir hırsla sömürüp tüketirken, öte yandan adım adım nükleer bir felakete doğru sürükleyen güç sahiplerine karşı yürütülen mücadele bir süre sonra sistem tarafından pörsütüldü ya da satın alındı, ama geriye bir çekirdek kaldı. Yeşiller işte o çekirdekten filizlendi.
Ne yazık ki, her şeyin maddi kıstaslarla ölçüldüğü şu çağda onların büyüme potansiyelini sınırlayan da aynı şey: idealizm. Aldıkları oylar pek az yerde yüzde 10'u geçiyor. Ancak gene de, etkili olabiliyorlar. Söyleyecek yeni bir şeyi olmayan kurulu düzen partileri onların programlarını yağmalıyor, kimi maddelerini kendi gündemlerine alıyor ya da almış gibi yapıyor...
Yeşillerin insana ve doğaya saygıya dayanan gündemi Türkiye için de büyük önem taşıyor.
Çünkü Yeşillerin çalışmaları seçimden seçime bir şey değil. Onlara her gün yapacak iş var. Türkiye'de güçlü bir Yeşiller Partisi olsaydı Gelibolu Yarımadası'nın güzelim ormanları bir kez daha kül olup gider miydi? İstanbul'dan yola çıkan o beton pençeli canavar Marmara, Ege ve Akdeniz kıyılarını bu kadar acımasızca mahvedebilir miydi? Bu türden soruları çok artırabiliriz...
Avrupalı Yeşilleri bu gibi konularda da dikkatle dinlemeliyiz. AB içindeki dürüst tutumlarıyla bunu hak ettiler.

Friday, February 29, 2008

quOte oF the DAy...


"We die to each other daily. What we know of other people is only our memory of the
moments during which we knew them. And they have changed since then. To pretend that they and we are the same is a useful and convenient social convention which must sometimes be broken. We must also remember that at every meeting we are meeting a stranger."

Wednesday, February 27, 2008

Eğer fikir suçundan beni cezalandıracaklarsa demokrasi adına çok karanlık bir tablo oluşturur.



“Halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan Bülent Ersoy bugün basın toplantısı düzenledi. Konuşmasını videodan gazetecilere cümle cümle izlettikten sonra, “Bukalemun değilim, O gün ne söylemişsem arkasındayım. Ölüm değil çözüm istemek suçsa assınlar beni” dedi.
Kendisini “Sözde değil, özde milliyetçi” olarak tanımlayan, sanatkar ve aydın kesimin halka ışık tutmakla görevli olduğunu vurgulayan Ersoy, “sahnede gerdan kıran, şarkı söyleyen ve oynayan olmanın dışında, gerçek hissiyatını ve doğrularını halka ışık tutmak adına sunduğunu ve sunmaya da devam edeceğini” söyledi.
“Denilmiş ki; ‘Ersoy’un konuşması askerlik yaşına gelmiş çocukları soğutmak amacını taşıyor’. Ben böyle bir şey söylemedim, onu kimler söylüyorsa o sözler kendilerine aittir. O günkü konuşmalarımın arkasındayım, aynı şeyleri söylüyorum. Aradan geçen 2-3 gün zarfında bukalemun gibi kabuk değiştirmiş bir halim olamaz. Bir beyanın, bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri vardır. Her zaman olduğu gibi görmek istedikleri gibi konuşmanın bir yerini böyle cımbızla alıyorlar. Ne demiş kadın? Bu kadının feryadı nedir? ‘Ölüm değil, çözüm olsun’ demiş. Şimdi neye istinaden birileri bunu çarpıtıyor? Arkadaşlarım görmek istedikleri gibi, lanse etmek istedikleri gibi bir yerini cımbızla alıyorlar, onun bağlantılı olduğu yerleri ne yazık ki ya ön yargılı olarak ya da algılama güçlerinin zayıf oluşundan ötürü görmezlikten geliyorlar.Program kaydı ile kendimi ispat etme imkanı buldum. Bu ispat olmasaydı, kendimi nasıl aklayabilirdim? Ölüm yerine çözüm, dedim, hata mı ettim? Sessizliğin belki de sesi oldum. Çözüm istemek suç ise beni hemen assınlar, aksi halde taltif ve onore etmesini de bilsinler. Ben ‘Çocuklarınızı aman askere göndermeyin!’ der miyim? Ben haddimi bilirim. Ben ‘ölüm’ yerine ‘çözüm’ diyorum. Çünkü ben o annelerin o feryat seslerini duymak istemiyorum, o tabutları görmek istemiyorum.”

Ersoy, bundan sonra hiçbir şey yapmayıp, bekleyeceğini belirtti ve şöyle devam etti: “Her vatandaş gibi beni de ifadeye çağıracaklardır sayın savcılar. Ben de duygularımı burada nasıl ifade ediyorsam devletin savcılarına da ifade ederim, onlar beni anlayacaklardır. Eğer fikir suçundan beni cezalandıracaklarsa o zaman bilemiyorum, o demokrasi adına çok karanlık bir tablo oluşturur. Şu anda onu düşünmek dahi istemiyorum.”
Kaynak: nethaber.com, ntvmsnbc.com

Tuesday, February 19, 2008

Quote of the day

Today's quote is from Jan Hein Donner, the Dutch chess grandmaster. I came across his name as I was watching the movie version of The Discovery of Heaven,the in/famous Harry Mulisch book which I posted about previously. The character Onno Quist in the novel (and film) is based on Hein Donner.
As usual the book was much much better than the movie, but this time the movie was also reflecting the attempt and failure of the book to be a great work of art... It was good, I mean.
Anyway, here is the quote of today:
"The game of chess has never been held in great esteem by the North Americans. Their culture is steeped in deeply anti-intellectual tendencies. They pride themselves in having created the game of poker. It is their national game, springing from a tradition of westward expansion, of gun-slinging skirt chasers who slept with cows and horses. They distrust chess as a game of Central European immigrants with a homesick longing for clandestine conspiracies in quiet coffee houses. Their deepest conviction is that bluff and escalation will achieve more than scheming and patience (witness their foreign policy)."

Hein Donner

Tuesday, February 12, 2008

İki dinin kıskacında Türkiye

Radikal2 10/02/2008
BASKIN ORAN

Zavallı Türkiye. Başka sıkıntısı yok, saçma sapan ve adı bile uyduruk olan "türban" konusunda iki fundamentalizmin kuyruğunda çarpılıyor. Bunlardan biri köktenmilliyetçilik, diğeri köktencemaatçilik. Biri diyor ki: 'Hiçbir yerde taktırmayız!' Öteki de: 'Her yerde takarız!'.
Oysa bu çarşafa, pardon türbana dolanmanın çözümü basit: Reşit kişiler arasında devlet hizmeti alan takaaar, devlet hizmeti veren takamaaaz! Çünkü hizmet alana taktırmamak insan hakları ihlalidir, hizmet verenin takması ise devletin tüm inançlara eşit mesafede durması kuralının ihlalidir.
Kimse de bunları susturup demiyor ki: 'Din'in ve milliyetçilik'in hakim olduğu yerde insan'ı arama, bulamazsın'. Demiyor ki: 'İnsan hakları, devlet'e ve cemaat'e karşı mücadeleyle inşa edilen sığınaktır'. Demiyor ki: 'Üniversiteli gencin başına ve beline karışılmaz!'. Demiyor ki: 'Batı'da üniversiteli gencin giyeceğine karışmayı düşünürsen müşahede altına alırlar!'.
Demiyor ki insan açısından: Din ile milliyetçilik aynı şeydir. Devlet ile cemaat aynı şeydir. Başa giyilene karışmakla öteki tarafa giyilmeyene karışmak aynı şeydir.

Köktenmilliyetçilerin ezberi
Önce 'kamusal alan!' dediler. Sokak da kamusal alandır; türbanlıları sokağa da mı çıkartmayacaksın, dedik. Bu sefer: 'Devlet daireleri!' dediler. Postane de devlet dairesi; pul almaya giden kadının başına da karışacak mısın, dedik. Tabii, erkeklere karışamadıkları da işin cabası.
Anlamıyorlar. En canım-ciğerimden e-posta alıyorum: 'Ulan! Molla, hacı, hoca ve dindar bir adam olsan eyvallah. Neden, neden, neden?'
Anlamıyorlar ki Mülkiye'deki "Milliyetçilik, küreselleşme, azınlıklar" dersine bu kızların girememesinin anlamı, kendileri gibi türbanlı yavrular doğurmak üzere evde koca beklemeleridir.
Anlayamazlar, çünkü böyle büyütüldük: Bir fikri destekleyeceksen, senin menfaatine uygun olması lazım; birini destekleyeceksen, senin "klan"ından olması lazım.
Ezberini bozmak ve "doğru" olanı desteklemeyi düşünmek meşakkatli iş. Onun için, "Türban çağdışıdır" diyenlerin başta AB olmak üzere hiçbir çağdaş gelişmeyi desteklememesi çok öğretici.
Mihenk taşı oldu. Akdeniz Rektörü 'Kopya çekerler' dedi. Ankara Rektörü (sanki türbanlı kızların memuriyete alınmamaları çok umurundaymış gibi) 'Beni niye böyle okuttunuz, diyecektir' dedi. İstanbul Rektörü 'Belki hiç hakkımız olmadığı halde türbanlı bir öğrenciye Cumhuriyet ilkelerinin kıyafetlerine aykırı diye hak ettiği notu vermeyeceğiz' diyebildi (Sabah, 03.02.08). Yargıtay Başkan Vekili ise açıkça "beyan-ı rey" ederek buna tunç kafiye tutturdu: "Hukuki eylem yaparız" (Radikal, 05.02.08). 301'deki esas sıkıntının yargıdan kaynaklandığını unuttu, ayrıca Yargıtay'ı da Anayasa Mahkemesi yapıverdi.
En sıkıştıklarında, 1 milyar YTL'lik soru: 'Ya, başı açık olanlara baskı yaparlarsa?'. Evet, tüm hükümetlerin gidip de Allahın mezrasında oy için açtığı "üniversite"lerde yapabilirler de. Çünkü, bırakın Fransa'nın bile laikliği koskoca Aydınlanma'ya rağmen tam bir asırda anca öğrendiğini, 85 yıl baskı gören muhtemelen baskı yapacaktır; Allah hiçbir azınlığı çoğunluk yapmasın. Hiç mi duymadınız, pedofillerin (hâşâ huzurdan, sübyancı oluyor) kendi çocukluğunda bunu yaşamış olduklarını?
Ha, o zaman benim gibiler kalkarlar, o baskıyı yapacak köktencemaatçilerin cemaziyelevveline öyle bir okurlar ki, cihan şaşar kalır. Ama bu apayrı bir mücadeledir. Önce zorla açtıranın karşısına dikiliriz, sonra da zorla kapattıracak olanın.
Üstelik, biz demokratlar Nasrettin Hoca fıkrası da değiliz. Testiyi kırabilir diye kimseye peşinen vurmayız.
Bir de, bu köktenmilliyetçilere öğretiriz: Ceza hukukunda Zanardelli Raporu'ndan ve 1890 İtalyan Ceza Kanunu'ndan beri "niyet" cezalandırmak yoktur. Yüz yirmi yıldan bu yana sadece "fiil" cezalandırılıyor efendim...
Son olarak, hazırolda: 'Fiil olduğunda çok geç olacaktır! İran'da komünistler...' ezberini okuyabilirler. Mazurdurlar, çünkü İran'da Şah döneminin tam bir istisna olduğunu, İran altyapısının şeriatı doğal ve kural kıldığını öğrenmemişlerdir.
Zaten, en sinirime dokunan da bu İran örneği. Muhteremler 'Türkiye İran mı olsun?!' demeyi akıllarına getirirler de, Türkiye'nin esas şu anda İran olduğunu akıllarına getirmezler. İran'da başı açık kızı üniversiteye sokmuyorlar, Türkiye'de de başı kapalı kızı. Bundan mükemmel paralelizm mi olur? Özdemir Asaf bunlar için yazmış olmalı: 'Ben sana paralel, sen bana paralel, paralel paralel paralelli, tralel tralel tralelli'.

Köktencemaatçilerin ezberi
"Bunlar artık burjuva" dedik ama, izahlı-içtihatlı söylemek lazımdı: Sınıf atlamak zor iştir; tek kuşakta olmaz. Gülünçlük de edebiyata buradan geçmiştir zaten; Molière taa 1670'te Kibarlık Budalası'nda neyi anlatıyordu ki?
İsteyen gülünç olabilir. Ama zararlı olmaya izin yoktur. Sen bir yandan türbanı serbest bırak ama zorunlu din dersi belasına ilişme. Arkasından, imam-hatip'lerin katsayısını artırmaya soyun. Bir yandan da, lokantaların içki ruhsatlarını iptale devam!
Üstelik, bu keş memlekette sigara yasası bile çıkarmış hükümet olarak iki yıldır 301'e dokunma veya "Türklük" yerine "Türk milleti" koyacağım deyip bizlerle alay et. Devam edeyim mi? Vakıflar Yasası'nın zaten hazin olan hükümlerini daha da sünnet et.
Ey muhteremler, din birleştirmek içindir, bölmek için değil. Bırakın ateistleri, en azından 12 milyon Alevi'yi yabancılaştırarak memleketi bölüyorsunuz. Üstelik, iftar miftar diye adamlarla alay ediyorsunuz. (Eyvah, "adam" dedim! Yargımız kanun çıkartarak bunu yasakladı. Prof. Atilla Yayla daha yeni 15 ay yedi! Bir de düz memur tarafından "kontrol" edilecek!)
Ama, haklısınız. Çocuk gördüğünü yapar. Köktenmilliyetçilerden siz 85 yıldır böyle gördünüz: Milliyetçilik de birleştirmek içindir ama, gayrimüslimleri ve 15 milyon Kürt'ü yabancılaştırarak memleketi bölmüştür...
Kırk satırla, kırk katır. Türkiye size mahkum mu be kardeşim?

Friday, February 08, 2008

The Golden Bent



It has been a while since I posted about Amsterdam. Not because I am enjoying the city less, but because its beauty is settling in my imaginary...

Our little tour of the Gouden Bocht(the Golden Bend, the most prestigious part of Herengracht and possibly Amsterdam) due to the uitje (institutionally enforced socialisation among colleagues) this week, was just what I like, and needed. The canal houses of the Golden Bent, like many beautiful details of Amsterdam, is hidden from the eyes, although by no means subtle.


Wiki says:
"The buyers on Herengracht were encouraged to buy two lots and built double-wide mansions, and because the three canals here were laid out a little further from each other, and the lots were also deeper. On these large lots, the well-to-do placed their city-palaces with classicist facades, stuccoed ceilings, and fine gardens, once a year open to the public. In the curve, by the Nieuwe Spiegelstraat, lived Amsterdam's richest citizens."
Indeed, the houses were deep, big, stretching from Herengract, with the gentlemen's room overlooking the business street, to Keisersgract, where the coach house was built. in between, hidden from the eyes of the carriage would be a garden and the ladies' tearoom overlooking it. This unique depth required a lot of light-games, but also indicates little details about the life in those days(e.g. the Keisersgracht side of the coach houses being very modest, but from the back being ornamented in one of the styles named after the French king of the time, so that it would look pretty from inside, not outside. or that the same facade having no windows for privacy reasons...) Of course, there are no longer horses and carriages, but only Russian banks, private firms etc. Luckily we were able to visit some of these "monuments". (more info on these monuments, and architectural style)


This is the oldest photo I can find of the Herengracht. But the trees do not allow the houses to shine through... So, the newly-rich traders living in these buildings would ask the artists that they would commission to paint their street to skip the trees...

Wiki continues:
The House of the family De Neufville (1731), Herengracht 475 (the facade above), and Herengracht 476 are known as having the prettiest facades. Herengracht 466, on the corner of the Nieuwe Spiegelstraat was designed by Philip Vingboons and from 1858 until 1926 the office of the Dutch Trade-Society.

You can have 360 degree tours on the website of the organisation to protect these buildings.


The first owner of Herengracht 475 (this painting is now in Rijks Museum)

Wednesday, February 06, 2008

song of the mood I am in (or rather the lyrics...)

Humbled In Love
Leonard Cohen

Do you remember all of those pledges
That we pledged in the passionate night
Ah they're soiled now, they're torn at the edges
Like moths on a still yellow light
No penance serves to renew them
No massive transfusions of trust
Why not even revenge can undo them
So twisted these vows and so crushed

And you say you've been humbled in love
Cut down in your love
Forced to kneel in the mud next to me
Ah but why so bitterly turn from the one
Who kneels there as deeply as thee

Children have taken these pledges
They have ferried them out of the past
Oh beyond all the graves and the hedges
Where love must go hiding at last
And here where there is no description
Oh here in the moment at hand
No sinner need rise up forgiven
No victim need limp to the stand

And you say you've been humbled in love
Cut down in your love
Forced to kneel in the mud next to me
Ah but why so bitterly turn from the one
Who kneels there as deeply as thee

And look dear heart, look at the virgin how she welcomes him into her gown
Yes, and mark how the stranger's cold armour
Dissolves like a star falling down
Why trade this vision for desire
When you may have them both
You will never see a man this naked
I will never hold a woman this close

And you say you've been humbled in love
Cut down in your love
Forced to kneel in the mud next to me
Ah but why so bitterly turn from the one
Who kneels there as deeply as thee...

Monday, February 04, 2008

song of the mood I am in (or rather the lyrics...)

The Scientist
Coldplay

Come up to meet you, tell you Im sorry
You dont know how lovely you are
I had to find you, tell you I need you
Tell you I set you apart
Tell me your secrets, and ask me your questions
Oh lets go back to the start
Running in circles, coming up tails
Heads on a silence apart

Nobody said it was easy
Oh its such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said that it would be this hard
Oh take me back to the start
I was just guessing at numbers and figures
Pulling your puzzles apart
Questions of science, science and progress
Do not speak as loud as my heart
Tell me you love me, come back and haunt me
Oh and I rush to the start
Running in circles, chasing our tails
Coming back as we are

Nobody said it was easy
Oh its such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said it would be so hard
Im going back to the start

Sunday, February 03, 2008

‘The skeptical environmentalist’ strikes back


Tolga Temuge
Malta Independent Online

February 03, 2008

Bjorn Lomborg, a Danish statistician and author of the controversial book The Skeptical Environmentalist (2001) which enraged the scientific community due to its claim that “the dangers of global warming had been exaggerated and that trying to slow it was a waste of money”, is back with a new book.

Cool it: The Skeptical Environmentalists Guide To Global Warming (2007), is, according to his website, “A groundbreaking book that transforms the debate about global warming by offering a fresh perspective based on human needs as well as environmental concerns.”

Lomborg even managed to find his way into the Maltese newspapers with one of his recent articles published on the Project Syndicate ticket. This comes as no surprise to anyone who knows anything about Lomborg as he has been a “celebrity” for some time. Following the publication of his controversial book The Skeptical Environmentalist in 2001, Lomborg was joyfully embraced by the World Economic Forum and selected by them as “Global Leader for Tomorrow”.

It did not take too long for the corporate media in the US to give more prominence to this self-proclaimed “environmentalist” and help him with his book sales. In June 2002, Business Week named Lomborg one of the “50 Stars of Europe”, in the category of Agenda Setters. His greatest accolade to date was given by the influential US magazine, TIME, when he was selected as one of TIME magazine’s 100 most influential people of 2004.

But on the path to becoming “One of the most influential people in the world”, the Danish statistician has attracted some criticism – at Borders Bookshop in Oxford he was hit in the face by a pie while he was promoting his controversial book in 2001. “Pie-man” Mark Lynas said he was unable to ignore Lomborg’s comments on climate change.

“I wanted to put a baked Alaska in his smug face, in solidarity with the native Indian and Eskimo people in Alaska who are reporting rising temperatures, shrinking sea ice and worsening effects on animal and bird life.”

One of Lomborg’s key arguments was that continuing to burn fossil fuels was cheaper than switching to clean energy to prevent runaway global warming. His critics felt that Lomborg’s book thus served the agenda of profiteering multinational oil giants like Exxon Mobil.

While other opponents chose not to “put a baked Alaska” in Lomborg’s face, they had some strong and valid arguments about his claims about climate change and environmental issues. In 2003, a prestigious Danish scientific committee accused the environmental maverick of scientific dishonesty which led the Danish government to request a panel of five academics to evaluate reports from the environmental institute headed by Bjorn Lomborg.

This dishonesty seems manifest throughout The Skeptical Environmentalist with its claims that the world’s forests are barely declining, few animals have become extinct lately and rivers and oceans are becoming cleaner.

Lomborg also criticised the vast sums being spent on tackling pollution, arguing that the amount spent on reducing greenhouse gas emissions would be enough to provide every person in the world with access to clean water and sewerage. Why he chose to target the money spent on reducing greenhouse gases over the spending on military expenditure is “unclear” but Lomborg was surely becoming more and more popular in certain circles – particularly the ones that crowned him with titles like “Global Leader of Tomorrow”.

Lomborg, even went on to claim that “It is also expected that the oil price will once again decline from $27 to the low $20s until 2020.” Now, anyone who drives a car has every right to ask this “Global leader of Tomorrow” if he still thinks that the oil price will decline to $20 from the almost $100 it has reached now.

The environmental organisation Friends of the Earth was also disturbed by Lomborg’s book. The group had said: “There is a place for serious intellectual analysis of environmentalist arguments. But Lomborg’s work is not serious enough. He has turned a proper scepticism about green claims into a slapdash attempt to dismiss all environmental arguments. This may help him sell books and secure column inches. But it fatally undermines his claim to be taken seriously.”

Now Lomborg is back with his new book Cool it in which he appears finally to acknowledge climate change as a serious concern. However, rather than addressing the source of the problem, he chooses to focus on “end solutions”.

In the age of spin, we are likely to see more of these kinds of self-proclaimed environmentalists who will go on to claim that they know better about the conservation of our common natural heritage than the “bewildered herd” or even the scientific community. It is up to each individual to decide whether these claims are based on short-sighted self interest of “environmentalists” like Lomborg or the common good of all the living beings that share this planet with us.

Tolga Temuge is the Executive Director of BirdLife Malta