Thursday, September 16, 2010

today,...

A new kind of political action

Roni Marguiles soyle yazmis Referandum sonrasinda:

Taraf, 15.09.2010
"Hürriyet yazarlarını şaşırtan referandum sonuçlarının üç önemli anlamı var.

Birincisi, Kemalist devletin müstahkem mevkilerinden biri olan Yüksek Yargı’da bir gedik açıldı. Devleti mevcut şekliyle koruyanların morali biraz daha bozuldu. Seçilmemişlerin değil, seçilmişlerin yönettiği bir ülkede yaşamak isteyenlerin morali yükseldi.

“Ama AK Parti samimî değil, hiçbir şeyi değiştirmeye niyeti yok” diyenlere verilecek cevap basit. Toplumlar hükümet kararlarıyla, yasa hükümleriyle değişmez. Tabandan gelen basınçla, geniş kitlelerin değişim talebinin karşı konulamaz hale gelmesiyle değişir.

Kim kendine solcu diyorsa, bundan sonra değişimin devam etmesi için mücadele etmek, tabanda örgütlenmek, halkın taleplerine tercüman olmak bize kalmış. Niye AK Parti’den bekliyorsunuz ki bunu? Bize ne AK Parti’den?"

yazinin devami burda

Friday, September 10, 2010

Saturday, September 04, 2010

Belgium and the Netherlands in political limbo after coalition talks fail

With coalition talks deadlocked in Belgium and the Netherlands, both European countries have been plunged into political crisis. 

European News | Expatica The Netherlands (Nigel Tandy (dpa/AP))

Nearly three months after inconclusive elections in the Netherlands, the Dutch Liberal Party and the Christian Democratic Alliance have failed to form a coalition government with the support of the far-right Party of Freedom (PVV) led by anti-Islamist politician Geert Wilders.
Wilders told a news conference in The Hague that his party had lost confidence in the CDA's ability to form a stable government.
"The trust of the Freedom Party in the Christian Democrats has recently declined to a low point," Wilders said in a statement broadcast on national television. "We didn't cause this mess. We are a stable party."
The country has been in political stalemate since the June 9 parliamentary elections in which the ruling CDA lost half its seats, to 21, while the PVV emerged with 24 seats. Political observers see support for Wilders increasing further should fresh elections be called.
The CDA is seeking to form a minority government together with the conservative liberal People's Party for Freedom and Democracy (VVD), which emerged as the strongest party with 31 seats.
But such a minority government would require the tacit support of Wilders' PVV and its 24 seats to control 76 seats, in the 150-seat parliament.
The fallout was sparked by comments made by former Prime Minister Ruud Lubbers, tasked with brokering an agreement, who said he was against any cooperation with Wilder's Party of Freedom because of concerns over freedom of religion.
Belgium in political turmoil
Belgium was also thrown into political turmoil as seven-party talks on forming a government collapsed on Friday, September 3. The talks had centered on demands for power, influence and funding between the Dutch-speaking Flanders region and the poorer French-speaking province of Wallonia.
Elections on June 13 saw two diametrically opposed political parties winning the strongest mandates. Politicians have been trying since to get the two sides to agree on a government program - to no avail.
On Friday, the man leading the negotiations, French-speaking Socialist Elio di Rupo, asked King Albert II to be relieved of his mission, according to a statement from the palace.
But the king was "withholding his decision" on whether to accept the move pending "consultations" with political leaders, the palace added.
Political demands
The strongest party in Flanders, the N-VA, wants Belgium's status as a federal state to be replaced with a loose confederation, a move which would give more power and money to Flanders.
Di Rupo offered the N-VA a transfer of competences from federal to regional governments worth 15 billion euros ($19 billion), and to launch a reform of the law on government financing.
"All conditions were there for the center of gravity to shift from the federal state to the federated entities," he said.
But the N-VA, backed by the more moderate CD&V, balked at parallel requests to give Brussels - an independent, bilingual region within Flanders, whose population is largely French-speaking - a fixed subsidy to patch up its chronic budget deficit.
Di Rupo initially suggested a 500-million-euro yearly handout, then cut his proposal in half, to 250 million euros.
"We need to start again," said N-VA leader Bart De Wever, indicating he could not accept a permanent handout for Brussels while the reform of government financing still needed to be agreed upon.
The political crisis leaves Belgium without an effective government. Meanwhile, the country's six-month-long presidency of the European Union is being steered by Yves Leterme and his caretaker administration.

Tuesday, August 31, 2010

durf jij?


If I'd drink the thirst that comes with waiting       Als ik de dorst drink van het wachten
by swallowing the time that you spilled              En de tijd slik die je morst
If I'd bury the long nights within my chest           Als ik de lange lege nachten leer begraven in mijn borst
If I'd swallow the hunger                                   Als ik de honger leer verbijten
for your mouth, so far away                               Van jouw veel te verre mond
If I would quietly wear out days                         Als ik de dagen stil zal slijten
that have been muted by your silence                  Die door zwijgen zijn verstomd

would you dare, would you dare,                       Durf jij, durf jij
telling me that you'll come                               me dan te zeggen dat je komt?


When I am crawling through ivy towards you      Als ik door distels naar je toekruip
over a burning trail of dust                                op een brandend pad van grind
When I am crawling to you in a jungle               Als ik door oerwoud naar je toesluip
like a child,trembling with fear                          Angstig rillend als een kind
When I swim across rivers                                Als ik rivieren overzwem
to the place where you are                                 naar het land waar jij verblijft
When I tame the high seas                                Als ik de wilde zeeën tem
on a raft that is barely afloat                               op een vlot dat amper drijft


do you dare, do you dare                                   Durf jij, durf jij
to say, you'll stay                                            me dan te zeggen dat je blijft?

Thursday, August 26, 2010

Allianoi için son karar: Gömün

Turan GÜLTEKİN/İZMİR, (DHA)

http://www.hurriyet.com.tr/_np/5255/11385255.jpgİzmir’in Bergama İlçesi’nde bulunan Allianoi Antik Kenti'nin Yortanlı Baraj suları altında kalmasının önünde engel kalmadı. İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, antik kentin ‘kumla’ doldurulduktan sonra baraj sularının altında kalmasına izin verdi.

İŞTE SULAR ALTINDA KALACAK ANTİK KENT
Yortanlı Barajı gölü içerisinde kalan ve çevrecilerin uzun yıllardır baraj sularının altında kalmasını önlemek için mücadele ettikleri evrensel kültür mirası niteliğindeki Allianoi Antik Kenti’nin baraj gölüne katılmasının önünde engel kalmadı. Çeşitli üniversitelerdeki öğretim üyeleri tarafından oluşturulan yeni bilim heyetinin 4 Ağustos 2010 tarihinde verdiği rapora uyan İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, antik kentin DSİ’nin önerisi doğrultusunda kumla kaplanarak korunmasına karar verdi. İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararı üzerine Bergama Müzesi kontrolörlüğünde antik kentte ot temizliği çalışmaları başladı.
ÇEVRECİLER AYAKLANDI
Gelişmeler üzerine Allianoi’nin Yortanlı Barajı’nın suları altında kalmasını önlemek için mücadele eden Alliaoni Girişim Grubu üyeleri antik kente giderek inceleme yaptı. Antik kentteki gelişmelerin kaygı verici olduğunu söyleyen Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü İffet Diler, “Kalabalık bir işçi grubu temizlik çalışmaları yapıyordu. Büyük hamamda bulunan suların tahliyesine başlamışlardı. Bu çalışmanın ardından restorasyon öğrencilerinin gelip duvarlarda güçlendirme çalışması yapacağını öğrendik” diye konuştu.

RAPORDA “KÜÇÜK” DEĞİŞİKLİK
Gelişmeler hakkında sağlıklı bilgi edinemediklerini ifade eden Diler, “Bize bilgi vermekten kaçınıyorlar. Ancak öğrendiğimiz kadarıyla yeni bir bilim heyeti oluşturulmuş ve Kurul bu heyetin raporu ışığında bir karar vermiş. Bilim heyeti de daha önce Danıştay tarafından iptal edilen ve kalıntıların mille kaplanmasını öngören raporda ‘küçük’ bir değişiklik yapmış, daha önce kalıntıların siltli kille kaplanması öngörülüyordu bu sefer kilin yerini kum almış. Bu gelişmeler karşısında şaşkına döndük. İşlemin durdurulması için en kısa zamanda mahkemeye başvuracağız” dedi.
Allianoi Girişim Grubu üyelerinden Jeofizik Mühendisi Erhan İçöz, kil yerine kum kullanmanın antik kente daha büyük zarar vereceğini ileri sürdü. İçöz, “Daha önce mahkemenin iptal ettiği tavsiye kararında ‘siltli kil’ ile kaplanması öngörülüyordu. Bu sefer karara kum yazmışlar. Siltli kil, kilin biraz daha büyük tanecikli olanıdır. Kum ise en iri taneli olan malzemedir. Kil suyu geçirmez, kendi bünyesine alır ve şişer kum ise suyu geçirir. Bu durumda antik kalıntıların suyla teması kesilmeyecek ve üzerlerindeki kum nedeniyle de sürekli tahribata maruz kalacak” diye konuştu.
GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMAKTAN SUÇ DUYURUSU
Allianoi’nin kille kaplanarak sular altında bırakılmasına karşı 4 iptal, 2 yütürmeyi durdurma kararı aldıklarını söyleyen Avukat Hilal Küey ise, “Açılan bütün davalar Allianoi lehine sonuçlandı. Sadece 2009 yılında alınan karara karşı açtığımız dava sürüyor. Bütün bunlara karşın yine hukukun arkasına dolanarak yeni bir karar çıkartmışlar. Kille kaplanmasına karşı ortada bir yürütmeyi durdurma kararı varken ‘kil yerine kum’ diye yeni karar almak artık aynı konuda ‘bezdirici’ karar almak sınıfına giriyor, Türk Ceza Yasası’na göre bunun karşılığı görevi kötüye kullanmak oluyor. Bunlar biraz dalga geçer gibi kil yerine kum yazıp aynı kararı alarak mahkeme kararın ihlal ediyorlar. Anayasa’ya göre mahkeme kararının bütün kurumlar tarafından uygulanması gerekiyor. Bunun sorumluları hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na görevi kötüye kullanmak suçundan suç duyurusunda bulunacağız” dedi.

DSİ’NİN KONTROLÜNDE ÇALIŞILACAK
Öte yandan İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun, oluşturulan bilim heyetinin 4 Ağustos 2010 tarihli raporuna dayaranak 17 Ağustos 2010 tarihinde kumla gömme kararı verdiğini dile getirdi. Ediz, “Geçen hafta Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nden yazı geldi. Allianoi ile ilgili mahkeme süreçleri de bitmiş durumda. Kurul’un verdiği kararı DSİ uygulamaya başlıyor. Bundan sonra çalışmalar DSİ’nin yapacağı iş programı çerçevesinde sürecek ve bir engel kalmadığı için de su tutulacak” diye konuştu.

Thursday, August 12, 2010

Temmuz ayinin Irkcisi Cemil Cicek Secildi

DurDe’nin her ay düzenlediği “Ayın Irkçısı” seçimi bu kez DurDe! katılımcıları ve destekçilerinin doğrudan oylarıyla gerçekleşti. Bu ay ilk kez başlattığımız oylamaya web sitesi üzerinden toplam 1.672 kişi katıldı. Altı aday isim üzerinden yapılan oylamada “Temmuz Ayı Irkçısı” ödülüne, oyların yüzde 34’ünü (583 oy) alan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek layık görüldü.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Yozgat’ta bir yüksek okulun temel atma töreninde konuşma yaparak “Nijerya’daki Nijeryalılara Türkçe’yi öğrettik, Hakkâri’dekine, Diyarbakır’dakine hâlâ Türkçe’yi öğretemedik” dedi. Çiçek, bu sözleriyle Hem Nijeryalıları hem de Kürtleri aşağılıyor. Kürtlerin hepsine Türkçe öğreterek Kürt sorununun ortadan kalkacağını düşünüyor. Çiçek bu sözleriyle Temmuz ayı ırkçısı adayları arasına girerek, birinciliği aldı.
Kaynak: http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=93526

Fazil Say'in, Yusuf Halacoglu'nun ve diger adaylarin yumurtladiklarini okumak icin tiklayin...

Tuesday, August 03, 2010

The automatic lute...

fRoots, by Patrick Jared
 
It is a fascinating story, but I only have a pdf, so cannot upload.
If you are interested in the story, I can email the rest of the article to you: drop a msg below (if I don't know you, remember to include your email address)

Üç Ekoloji (8) çıktı!

Üç Ekoloji Doğa Düşünce Siyaset 8
Dosya: Yeşiller ve Sosyalizm
Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır...

Üç Ekoloji'nin 8. sayısında ilk kez 'neredeyse' bir özel sayı yapıyoruz. Bu özel sayının konusunun “Yeşiller ve Sosyalizm” olması şaşırtıcı değil elbette. Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır. Üç Ekoloji'de bu konuya ilk kez derli toplu eğilmeye karar verdiğimiz zaman ortaya kapsamlı bir dosya çıkacağını biliyorduk. Ama böyle olunca başka pek bir yazıya yer kalmadı.
Dosya yazılarımız dışında sadece olmazsa olmaz iki köşemize yer ayırabildik: Yeşil düşünce klasiklerinde Almanya'nın öncü sanatçılarından Joseph Beuys'un Alman Yeşilleri'nin kuruluş sürecinde önemli yeri olan 1978 tarihli bir manifestosuna yer verdik. Bu sayının büyük “politikadan düşünceye” röportajında ise Türkiye'de çevre hareketinin en eski ve saygın isimlerinden Oktay Demirkan'ı ağırladık. Bu yazılar dışında 8. sayımız tamamen Yeşiller ve Sosyalizm dosyasından oluşuyor.
Dosyanın içeriğine gelince... Öncelikle üç orijinal söyleşiden söz etmemiz gerekiyor. Bu özel söyleşilerin ilkini Türkiye'de “Yeşiller ve Sosyalizm” konusunu ilk kez gündeme getiren ve bu konuda bir de kitap yazan Tanıl Bora ile yaptık. Tanıl Bora 20 yıl önceki durumla bugünün karşılaştırması ve solun yeşil politikayla ilişkisi hakkında zihin açıcı yorumlarda bulundu. İngiltere ve Galler Yeşil Partisi'nin eski eş sözcülerinden Derek Wall kendisiyle yaptığımız söyleşide yeşil bir ekososyalist olarak güncel politikada solla yeşillerin ilişkisi açısından ilginç değerlendirmeler yaptı. Alman Yeşilleri'nin sol kanadından Albert Statz'la yaptığımız söyleşi ise dünyada bu konudaki parti içi ayrışmaların en iyi bilinen örneği olan Alman Yeşilleri'nde yeşillerle sosyalistlerin ilişkisine dair içeriden gözlemlerle dolu: Hem tarihsel, hem de güncel bir bakışla...
Alman Yeşilleri'nin “realo” kanadından Helmuth Lippelt'in yazısını da Albert Statz söyleşisiyle birlikte okumak gerekli. Aynı partinin iki rakip kanadından aynı dönemin değerlendirmesini ardarda okumak dönemi ve yeşil hareket içindeki sosyalizm tartışmasının kökenlerini anlamak için iyi bir şans.
Dosya yazılarımız içinde Robyn Eckersley'in temel öneme sahip “Sosyalizm ve Eko-merkezcilik” yazısını da Ayşem Mert'in, Dilaver Demirağ'ın ve Şadi İdem'in yazılarıyla birlikte değerlendirmek gerek. Yeşil taraftan yapılmış bu kadar detaylı Marksizm (ve ekososyalizm) eleştirileri Türkiye’de bir ilk çünkü. Ümit Şahin'in yeşillerle sosyalizmin tarihsel kesişme noktasının anti-Marksist ve anarşist olduğu iddiasında bulunduğu yazısı da dosyaya yapılan özgün katkılardan bir diğeri.
Üç Ekoloji'nin sosyalizm dosyası her ne kadar ağırlıklı olarak yeşil (ve yeşil ekososyalist) taraftan gelen katkılardan oluşuyorsa da, soruşturma bölümünün de Türkiye'nin bazı önde gelen sosyalist yazar ve aktivistlerinin konu hakkındaki görüşlerini yansıtması açısından son derece ilgi çekici olduğunu düşünüyoruz. Soruşturma bölümü dosyamızı bir tür diyaloğa dönüştürüyor.
Türkiye'de yeşil politika ilk kez daha çok sosyalistler tarafından savunuldu, yeşil düşünce de sosyalistlerin başlattığı bir tartışma olarak gündeme geldi. Üç Ekoloji'nin ilk sayısında Melih Ergen Türkiye'de yeşillerin en önemli eksiğinin Marksizmle hesaplaşmasını tamamlamaması olduğunu söylemişti. Bu görüşün bir dönem için belirleyici olduğu aşikar. Ama biz bugün yeşil düşüncenin sosyalizm karşısında savunmada olduğu fikrine katılmıyoruz. Tam tersine bugün zeminini kaybetmeye başlayan sosyalist ve Marksist akımların yeşil düşünceyle ve yeşillerin ortaya koyduğu politik gündemle hesaplaşması gerekiyor.
Dünya ve insanlık nihai bir yol ayrımında. Ekolojik yıkım artık bir öngörü değil. Yeşiller son kırk yıldır sömürü, mülkiyet ve paylaşım sorunlarının ötesine geçip bu yıkımdan kurtulmak için yeni düşünceler ve politik araçlar geliştiriyorlar. Geçen yüzyılı belirleyen sosyalist fikriyatın yeşil düşünce karşısında kendini yenilemesi bile yeterli olmayabilir artık.
Üç Ekoloji'nin bu özel sayısı böyle bir iddianın dışa vurumudur.

Sunday, August 01, 2010

I've been watching...


The Name of the Rose  (1986)
(I loved it)


Directed by: Jean-Jacques Annaud
Starring:

recent readings from Eco...

The Name of the Rose
by
Umberto Eco

Finally...
One of the best things about long holidays are the books you can dare to read.
I must admit, this one was not as hard a work as I have guessed...
An absolute must-read!


Yorum ve Asiri Yorum (Interpretation and Overinterpretation)

Yazan: Umberto Eco


Ceviren: Kemal Atakay


Ceviri fena degil. Ilgilenenler icin ilginc bir tartisma.

Kitabin Can Yayinlarindaki ozeti soyle:
Edebiyatta ve sosyal bilimlerde, metinlerin anlamını yorumlamak en önemli uğraşlardan biridir. Öyleyse, bir metinden çıkarılacak anlamın sınırları var mıdır? Yazarın niyetlerinin bu sınırların belirlenmesinde rolü var mıdır? Bazı okumaları “aşırı yorum” olarak değerlendirebilir miyiz? Yorum ve Aşırı Yorum, bu soruları tartışmak üzere felsefe, edebiyat kuramı ve eleştiri alanının en önemli adlarını bir araya getiriyor. Umberto Eco, kitabın temelini oluşturan üç yazısında, “yapıtın niyeti”nin, olası yorumların sınırlarını nasıl belirlediğini ortaya koyuyor. Eco’nun yazılarının ardından, filozof Richard Rorty, edebiyat kuramcısı Jonathan Culler ve eleştirmen-yazar Christine Brooke-Rose kendi bakış açılarından Eco’nun savlarına karşı kendi görüşlerini sergiliyorlar. Kitabın son yazısını Eco’nun bu eleştirilere verdiği yanıt oluşturuyor. Yorum ve Aşırı Yorum’da Eco, Dante’den Gülün Adı’na, Foucault Sarkacı’ndan Chomsky ile Derrida’ya uzanan başdöndürücü zihinsel yolculuğunda her zamanki gibi aydınlatıcı ve son derece esprili. Metinlerin anlamı konusundaki tartışmalara getirdiği çok önemli katkıyla Yorum ve Aşırı Yorum, edebiyat kuramıyla ilgilenen okurların olduğu kadar, yorum sorunuyla ilgilenen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.

10 ways to use less oil

Greenpeace International

1. Carpool, cycle or use public transport to go to work.
2. Choose when possible products packaged without plastic and recycle or re-use containers.
3. Buy organic fruits and vegetables (fertilisers and pesticides are based on oil more often than not).
4. Buy beauty products (shampoo, soap, make-up) based on natural ingredients, not oil.
5. Choose when possible locally produced products (less transport involved).
6. Buy clothes made out of organic cotton or hemp - not from oil derivatives.
7. Use non-disposable items in picnics and summer festivals.
8. Quit bottled water.
9. Fly less.
10. Demand that your government encourage renewable energy instead of oil.

Thursday, June 17, 2010

Peace-Loving Peoples of the World: Divest!

That is to say, divest from companies that profit from Israel's occupation of the Gaza Strip, the West Bank, and East Jerusalem.

Some of these companies provide weapons and covert surveillance supplies that maintain the occupation by force. Others take or exploit Palestinian resources, including scarce water and even the land itself. All are profiting from Israel's violations of international law and international human rights standards.

Some examples:

  • CATERPILLAR profits from the destruction of Palestinian homes and the uprooting of Palestinian orchards by supplying the armor-plated and weaponized bulldozers that are used for such demolition work.
  • VEOLIA profits from the construction and expansion of illegal Jewish-only settlements by operating a landfill in the West Bank, exploiting Palestinian natural resources to serve the settlements, and by contracting for the future operation of an illegal light rail system connecting these settlements with Jerusalem.
  • NORTHROP GRUMMAN profits from the production of parts for the Apache helicopters and F-16 aircrafts used by Israel against civilians in Gaza during Israel's 2008-09 assault.
  • ELBIT profits from the confiscation of Palestinian land by providing surveillance equipment that is mounted on the Separation Wall, which was declared unlawful by the International Court of Justice.
  • MOTOROLA profits from Israel's control of the Palestinian population by providing surveillance systems around Israeli settlements, checkpoints, and military camps in the West Bank, as well as communication systems to the Israeli army and West Bank settlers.

You can also create investment criteria to screen out investments incompatible with most of humanity's values. (See a petition on this)

Yeni Bir Boğaz Köprüsü Trafiği Rahatlatır Mı?

Koray Doğan Urbarlı, yesilgazete.org

B
u tüm zamanların ötesinde olan soruya hemen yanıt vermek mümkün. Evet, rahatlatır! Nasıl ki, ilk köprü trafiği rahatlatmışsa, ikinci köprü trafiği rahatlatmışsa bu yapılması planlanan köprü de trafiği rahatlatır. Trafik için en güzeli herhalde boğazın asfaltlanması olur ki o zaman gerçekten trafik çok rahat olur. Hem araya da bir kaç TOKİ projesi sıkıştırdık mı, birkaç xport, 7 yıldızlı otel falan, her şey mükemmel olur. Rantından yenmez valla! Altından boğaz, üstünden 6 köprü geçen Dünya’nın kıtalararası tek karayolu.

Rahatlatır rahatlatmasına da, trafik denen olgu rahatlamaya, rahatlatmaya muhtaç bir olgu mudur? Çok kilolu, hatta obez, boğazına da düşkün bir kişinin her yemekten sonra kemerini biraz daha açması mıdır sorununun asıl çözümü? Bu onu rahatlatmaz mı? Rahatlatır, rahatlatmasına da ya sonrası? Trafik, köprü ilişkisi de aynı bunun gibi işte. Siz trafiği, arabaların bir yerden bir yere gitmesini “en kutsal” olarak görürseniz, ekonomik kriz ile ilgili önlemlerde aklınıza ilk otomobil satışında vergileri düşürmek gelirse daha çok kemerinizi açarsınız. Kilo vermeniz gerektiğini bazen hissedersiniz ama, yeni köprülerin getireceği rant hoşunuza gider. Bu yolların asla bir sonunun olmadığını, bir tanesi yaptığınızda ikincisini de yapmaya mecbur kalacağınızı bilirsiniz ama kemeri gevşetmek ve o anlık rahatlama sizi içine çeker.

Amacınız nedir? İnsanları bir yerden bir yere taşımak mı? Otomobilleri, kamyonları bir yerden bir yere taşımak mı? Buna açık yüreklilikle, otomobilleri taşımak tabii ki, diyebilecek herhalde kimse yoktur. Tek tek sorulursa ve yanıt alınabilirse herkes ilkini söyleyecektir. Peki neden uygulamada bunun tam tersi oluyor? Tam tersi gerçekleşiyor? Fikir ile eylem arasındaki bağlar bu kadar mı kopuk olabilir mi? Madem, iki yaka arasında köprüleri gerektirecek kadar büyük bir insan akımı var, bunu toplu taşımaya yönlendirerek, toplu taşımayı bir eziyet haline getirmekten çıkartıp gerçek bir seçenek haline getirerek çözmeye çalışmak hiç düşünülmüyorsa bu iyi niyet midir? İyi niyetli bir politika mıdır? Böyle bir şehirde, çok gelişmiş bir deniz ulaşımının olması beklenmez mi? Her noktaya ulaşacak bir vapur sisteminin olması beklenmez mi? Var mı? Yok.

Açıkça söylenmelidir artık. Şu anda karar alan mevkilerde oturanlar, kara yolu ulaşımına göbekten bağlıdırlar. Gerekirse on yıl sonra bir köprü daha yapmak da isteyebilirler ki gerekecektir bu politikaları devam ettiği sürece. Önünü alamazlar, almak için bir politikaları yok çünkü. Bir ulaşım politikaları da yok. Üçüncü köprü yapılırken, yapılmasının planı açıklanırken, bir tane öneri duydunuz mu, dördüncü köprünün olmasını, gerekmesini engelleyecek? Engellenmelidir çünkü! Belediyeler, hükümetler sadece kentleşme politikası için değil, yaşam için artık otomobil ile seyehati en az düzeye indirmeye, insanları otomobilden soğutmaya mecburlar. En büyük görevlerinden bir tanesi bu olmalı. Türkiye’de ise tam tersi. Daha çok otomobil alın, elinizdekini değiştirin, toplu taşıma, raylı sistem, deniz ulaşımı değil, karayolunu tercih edin diye çırpınıyor herkes. İzmir’de de bu şekilde, Ankara’da da bu şekilde. Daha dün, İstanbul Büyükşehir Belediyesi metro ve hafif raylı sistemin bazı güzergahlarının çalışma sürelerini verimlilik nedeniyle kısalttı. Böyle yönetiliyor şehirler ve ülke.

İşte bu yüzden trafik rahatlatılmaya muhtaç bir obez canavar olarak büyüyor karar alan insanların kucağında. Karadeniz’i otoyola çevirdiler rahatladı; İstanbul’u köprülerle donattılar rahatladı; İzmir’e köprü yapmak istiyorlar, yaptıklarında rahatlar. Bir trafiği mücadele edilecek değil, rahatlatacak bir olgu olarak gördükten sonra, doğayı yok edip, asfalt dökecek yer mi yok ülkede?

Wednesday, June 02, 2010

A letter from Jewish Voice for Peace

Dear Aysem,

When I got the news about Israel's armed attack on the Gaza Flotilla at 2:30 am on the morning of May 31, I felt sick. I immediately called a dear friend in Jerusalem, one of the most committed activists I know. Across the ocean, I could hear in her voice that she was in tears. "The worst part about it, " she said, "is that nothing will change."

"No," I replied. "I can't believe that can be true. Things have to change."
"Well," she said, "then it is up to you, the internationals."

She's right. It is up to us, the internationals both here in the United States and abroad.
That is why I want you to send a message to US President Obama if you live outside of the United States, and to Obama and the US Congress if you are a U.S. resident, demanding the immediate release of the detained human rights activists, an end to the siege on Gaza, an impartial investigation of the attack on the flotilla, and a suspension of US aid until Israel abides by international law.

We still don't know a lot about what happened to the flotilla of boats carrying some 700 human rights activists from around the world and over 10 tons of humanitarian aid to Gaza-- Israel has kept the activists under a near total media blackout while sharing only its implausible narrative of events. What we do know is that Israeli commandos boarded a ship in international waters and killed at least ten activists, injuring dozens of others.

Israel insists that highly trained commandos were forced to lethally fire on activists, creating a new definition of self-defense. In the first alternative accounts to appear, an Israeli Knesset member and an Al Jazeera cameraman who were on board the ship at the time each described something different, a scene of chaos with civilians waving white flags and commandos using stun guns, rubber bullets and tear gas. Regardless of what actually happened when armed soldiers landed, Israel's wanton killing of civilians is unacceptable.

We still don't know th
e names of those who were killed or injured, or where they are from. And we don't know the whereabouts or well-being of more than 400 activists still being held by Israel.

These deaths, and the attacks on the boats, have hit all of us around the world particularly hard. There were people from 40 different countries on board the ships, including Israelis and Palestinians. Israel sent armed commandos onto a civilian ship in international waters, a brazenly illegal act
to enforce Israel's nearly 3-year illegal siege of Gaza - a siege that has left 1.5 million men, women and children living like prisoners on substandard diets, deprived of the simplest things like potato chips, musical instruments, and toys. The flotilla wasn't just about this one delivery of aid. It was about the right of Palestinians to have sea, land and air routes to the rest of the world and for the need to end the blockade.

I know that there comes a point in one's life when you simply have to take a stand. You cannot sit by silently and watch ongoing and wholly unjustified destruction of life, tacitly supported by governments around the world, and simply do nothing.

The flotilla was filled with people just like you and me who finally decided it was time to risk life and limb to take a stand, to break through those prison walls, and we thank them for it.

Now, as citizens of the world, we owe it to the people of Palestine, and the people of Israel who want to live in peace, and the brave people on that flotilla, to build the movement to make Israel accountable to international law and standards of simple human decency - especially because our governments have failed us.

The response of the U.S. government thus far has been wholly inadequate, with a mild statement "regretting the loss of life," without assigning any blame for the fiasco, let alone applying any sanctions for Israel's acts. Please, join me in telling President Obama and Congress enough is enough

. US taxpayer dollars fund Israel's occupation, and together with wall to wall uncritical diplomatic support have sent the message that any Israeli action, no matter how foolhardy, will be backed by the full might of the United States.

It's time for that to stop.

We must also continue to build the already massive global people's movement for justice, which has undeniably found its greatest impact in the Boycott, Divestment and Sanctions movement. This is about all of the ways, big and small, people can bypass their often ineffective governments to use economic pressure to make the Israeli government accountable to international law. After launching our energetic support for campus efforts to divest from the occupation, Jewish Voice for Peace will let you know soon about our own divestment campaign to help bring pressure on Israel to reach a just solution.

It is time for the United States, as Israel's closest ally and most powerful nation in the world, to stop unconditional support for the Israeli government.Doing so will protect Israelis and Palestinians, American citizens, and internationals alike.

Click here to demand that President Obama and Congress call for an immediate lifting of the siege of Gaza,

an international and impartial investigation into the tragic killing of civilians in a humanitarian mission, and the suspension of military aid to Israel until he can assure the American public that our aid is not used to commit similar abuses.


Rebecca Vilkomerson,
Executive Director,
Jewish Voice for Peace

PS, We've prepared posters in PDF format that you can use at protests, in your car window or on bulletin boards. Download them here.

Tuesday, June 01, 2010

German President Kohler Resigns

over his comments (below) on the military involvement of Germany in Afghanistan:

"In my estimation, though, we—including society as a whole—are broadly on our way towards understanding that a country of our size, with its export-led and hence export-dependent nature, needs to recognise that in cases of uncertainty or emergency, military deployment, too, is necessary if we are to uphold our interests such as ensuring free trade routes or preventing regional instability which is also certain to impair our ability to safeguard trading-related jobs and incomes."

Monday, May 31, 2010

Yeşiller Partisi:

“İsrail bölgeyi ve Türkiye’yi sonu belirsiz bir şiddet sarmalına çekme politikası güdüyor.”

İstanbul, 31 Mayıs 2010

Yeşiller Partisi Eşsözcüleri Bilge Contepe ve Hüseeyin Güngör İsrail'in sabah saatlerinde insani yardım gemilerine saldırısıyla ilgili bir açıklama yaptılar. Açıklama şöyle:

Bu sabaha karşı 04:00’da İsrail Deniz Kuvvetleri’ne bağlı askerler Gazze açıklarındaki uluslararası sularda Gazze'ye insani yardım malzemesi taşıyan silahsız bir sivil gemi filosuna saldırdı. Son rakamlara göre ondan fazla aktivist hayatlarını kaybetmiş, altmışa yakın kişi yaralanmıştır. Bu ölümlerin sorumluları güç kullanan askerlerden ziyade onlara bu yetkiyi veren İsrail devletidir. İsrail bölgeyi ve Türkiye’yi sonu belirsiz bir şiddet sarmalına çekme politikası gütmektedir.


İsrail'in geçmişteki hukuk dışı operasyonları da göz önünde bulundurulduğunda, bunun kontrolden çıkmış bir operasyon olmadığı, İsrail'in “çizdiğim çerçeveyi aşmayın” mesajını vermek amacıyla insani yardım aktivistlerinin hayatlarına soğukkanlı bir şekilde kıyması olduğu aşikardır. Bu sadece hayatını kaybeden canlara, onların ailelerine ve organizasyonlarına değil, militarist bir devletçe tüm sivil topluma ve vicdan sahibi insanlara karşı bir saldırı ve meydan okumadır, insanlığa karşı işlenmiş planlı bir suçtur.


Gerekçesi ne olursa olsun askeri, diplomatik, siyasi ve ekonomik gücünü kullanarak insan hak ve özgürlüklerini, insan yaşamını, hukuku hiçe sayarak suç işleyen İsrail terörist devlet olarak tanımlanmalı ve gerekli yaptırımlar acilen devreye sokulmalıdır.


Yeşiller Partisi olarak biz İsrail’in insan hayatına, uluslararası topluma ve hukuka karşı gerçekleştirdiği bu alçakça saldırıyı kuvvetle kınıyoruz. Öncelikle İsrail’i Gazze üzerindeki ambargoyu kaldırmaya, Filistin’deki işgali en kısa zamanda sonlandırmaya ve 1967 sınırlarına çekilmeye çağırıyoruz.


Hükümeti ve tüm kamuoyunu son günlerde, Hürmüz Boğazı ve Hatay başta olmak üzere, bölgede kasti bir şekilde artırılmakta olan şiddetin diline teslim olmadan bu konuda acil eyleme geçmeye çağrıyoruz. Hükümetten İsrail’le yapılmış olan tüm askeri anlaşmaların açıklanmasını ve mevcut anlaşmaların iptalini talep ediyoruz. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Türkiye’yi BM’in örgütlenme biçimi ve konumunu sorgulanmaya ve demokratik ve hukuk anlayışıyla karar alabilen yeni barışçıl mekanizmalar oluşturulması için çalışmaya davet ediyoruz.”

Yesiller Partisi

Sekreterya - Beyoglu Yesil Ev:
Istiklal cad. Balo sok. No:21 Kat:1 Beyoglu - Istanbul
Tel: (212) 244 77 80

Friday, May 28, 2010

istemiyoruz!

Başbakan Erdoğan, Rusya'yla Akkuyu'ya kurulması planlanan nükleer santral için anlaşma yaptı. Bu anlaşma birkaç gün içinde Meclis'e sunulacak.

Milletvekillerinin bu oylamada hayır demesini sağlamazsak çok geç olabilir. Onlara 100.000 nükleer karşıtının adının bulunduğu e-postayı gönder. Bu çılgınlığa son versinler.

Şimdi harekete geç
http://nukleeristemiyoruz.org/


e-posta Arkadaşlarına e-postayla gönder

Facebook Facebook’ta paylaş

Twitter Twitter’da paylaş


İletişim için: yesiller.org | yesillerinfo@yahoo.com.tr | greenpeace.org.tr

Thursday, May 20, 2010

it's not easy being green!

It's not easy being green... from Strawberry Earth on Vimeo.

son zamanlarda aldigim en mutlu e-posta...

Akademide Sendika Kurduk Şimdi de Sendikada Akademi Kuruyoruz

"Okul İçin Değil Yaşam İçin Öğrenin." Bu sloganla yola çıkmıştı Bilgi Üniversitesi. Yıllarca da bilgiyi üniversitenin dar koridorlarından çıkarıp hayatla buluşturmak için çabalayan çalışanlarıyla bir üniversiteden daha ötesi olmayı başarmıştı. Şimdi ise öğrendiklerimizin ve öğrettiklerimizin pratikle sınandığı bir süreçteyiz. Bilginin özgürlük, özgürlüğün örgütlenme olduğunu hep beraber öğreneceğimiz ve öğreteceğimiz bir süreçte.

Bilgi'nin kendisine şiar edindiği slogan belki de asıl şimdi anlam kazanacak: Hocası, asistanı, temizlikçisi... Bir üniversiteyi yaratanlar kim ise, onlar üretecek bilgiyi de. Sendikanın akademisi bilginin değerinin kâr hesaplarıyla ölçülmediği, herkesin düşündüğü, tartıştığı, ifade ettiği, yarattığı bir akademi olacak.

İlk ders 25 Mayıs Salı, saat 12:00'da. Tepemizde güneş, ayağımızın altında yemyeşil çimenler... Katılın tartışalım. Murat Belge, Murat Paker, Nazan Aksoy ve Erol Katırcıoğlu soracaklar: "Nasıl Bir Bilgi?" diye. Mutlaka cevabınız vardır sizin de. Katılın dönüştürelim.

İSTANBUL SENDİKALI BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAZ OKULU PROGRAMI
AÇIK HAVA DERSLERİ-I

Dersin Adı: "Nasıl Bir Bilgi?"

Dersin Kodu: Sendika 101

Dersin Tanımı: Nasıl Bir Bilgi? sorusundan, üniversite "aslında"
nedir, ne olmalıdır sorusuna uzanan tartışmaların yapılacağı bir ders.
Derse hesap makinesi, kâr/zarar cetveli, bilanço, performans ölçme
anketi, fizibilite raporu getirilmesi yasaktır. Bu derste
görülebilecek tek yasak da budur!

Katılımcılar: Murat Belge, Murat Paker, Nazan Aksoy, Erol Katırcıoğlu

Yer: Santral-Çimen Kampusü

Tarih: 25 Mayıs 2010

Saat: 12:00-14:00

Not: Bu dersler "açık ders" formatında yapılacaktır. Herkesin
katılımına açıktır, ücretsizdir, kayıt gerekmemektedir, sınav yoktur!

Tuesday, May 18, 2010

Bianet: Türkiye'nin Nükleer Güç Olma Hevesi

Nükleer ve konvansiyonel silah kapasitesini arttırma niyetinin ve herkesin daha fazla silahlanma hakkını savunabilmenin adı barış siyaseti değil, caydırıcılık siyasetidir. Bu sefer ikiden fazla kutbu olan yeni bir soğuk savaşın taraflarından biri olarak mı barış ülkesi olacaksınız?

Yazinin tamami

Friday, May 07, 2010

Democratise, democratise...

After the UK elections I renewed my interest in establishing an NGO dedicated to democratise these poor anti-democratic countries that are so deeply undemocratic that they even have the illusion of democracy. Think of the fraudulent US elections as a result of which George W. Bush was elected by Fox News Channel and some republicans from Florida. Think of the Great Australian Firewall, protested by most Australians themselves (even Australians over 15 are now unable to access websites that sell downloadable or physical copies of video games as well as those that host web-based games).

Emancipate, emancipate...

A sister NGO could be one to emancipate women in most modern/ised societies (particularly but not restricted to the 'West'), working on projects such as emancipating women from their physical-image-obsessed way of life (opposing "practices against nature" such as the use of surgery, chemicals, laser technology or extreme levels of make up usage on the body and the face in order to feel acceptable to or confident among others). For starters, the image itself can be ridiculed, the zero-size teenage image in the US, as well as the Japanese manga characters with huge eyes and breasts (which is a racial impossibility for Japanese girls). A possible side project could be: emancipating the American blond from the constant trashing and bashing of the 'culture industry.'
In the Netherlands we even have emancipatory political parties for farm animals, but emancipation of women from painful technologies of epilation and plastic surgery is somehow forgotten... I was simply happy to see a woman with a head-scarf that didn't mind her facial hair: She was with her kids and friends, looked absolutely ok with her appearance, and I don't know how you define emancipation, but mine certainly includes feeling fine with your looks! (although I must admit that it is a much less image obsessed society than many others... the first two days I was visiting New York, I thought I spilt coffee on myself, every one was soooo constantly checking everyone out. Worse still, in Turkey, the upper middle class obsession with looks does not allow women to have a single white hair -no wonder many prefer to wear headscarves! And you know who judge most, on these matters? Women judge one another!)