Tuesday, December 27, 2011

GDO'lar serbest birakildi, bilgilenme hakkimiz cigneniyor...

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) ve Yumurta Üreticileri Merkez Birliği'nin (YUM-BİR) yemlerde kullanım amacıyla başvurdular ve 24 Aralık günü Biyogüvenlik Kurulu 13 mısır çeşidine, yani Bt11, DAS1507, DAS59122, DAS1507xNK603, NK603, NK603xMON810, GA21, MON89034, MON89034xNK603, Bt11xGA21, 59122x1507xNK603, 1507x59122 ve MON88017xMON810'a onay verdi. 


bu yemleri kullananlar etiketine yazmayacaklar ürettikleri ne tavuğun ne yumurtanın ve ne de etin.. 


siz oysa bilmek istersiniz, değil mi? 


biz de bir seri kartpostal hazırladık size, süpermarketlerde en çok yer alan tavuk ve yumurta üreticilerinin tüketici hattı numaralarını paylaşmanız ve telefon açıp sormanız ve onlar da sorsun diye dost ve akrabalarınızla paylaşın diye... bilmemek, büyük zarar doğurabilir ileride. bilmiyordum demeyin. sorun. GDO'lu yemlerden kullanıyor mu, alıştığınız, güvendiğiniz markanız? sorun. seçiminizi bilmeden değil, bilinçle yapın.






süpermarketlerde yaygın satılan markaları seçtik, gözümüzden kaçan herhangi bir marka varsa lütfen uyarın, derhal çalışmasını tamamlayalım süt ve süt ürünleri üreticileri ikinci bir dosya olarak bugün içinde iletilecek. ilginize..





Monday, October 10, 2011

Prenses'e mektup


(Bu mektup prensesemektuplar.com icin yazilip ilk orda yayinlandi.)

Kötü bir haberim var prenses...
Geçen ayın sonunda Hella Haasse’yi kaybettik. 1948’den beri yazmakta olduğu romanlarla Hollanda’da edebiyatın kraliçesi olarak anılan bu güzel kadınla seni tanıştırmak istedim dolayısıyla... Yanlış anlama: hayat hikayesini yazacak değilim bu mektupta. Yalnızca Hollandalıların zamanında Batavia adını verdiği bir sömürgesi olan şimdinin Jakartasında 1918’de doğduğunu bilsen yeter. Çünkü hayatının ilk yirmi senesini geçirdiği Endonezyayı ve Hollandayla Endonezyanın içiçe geçmiş tarihini  yeni nesile aktarmadaki başarısı daha ilk romanlarından itibaren onu meşhur ve önemli bir yazar haline getirmiş. İkinci Dünya Savaşının sonunda Hollanda ister istemez (daha doğrusu pek de istemeyerek) sömürgelerini  terk ettiği sırada yazdığı Oeroeg biri Hollandalı diğeri Javalı iki çocuğun arkadaşlık kurmasının mümkün olup olmadığı üzerine kurulu, ve Haasse’nin doğup büyüdüğü Java adasındaki Telaga Hideung Gölünün çevresinde geçiyor (resme bak):
 
‘Oeroeg arkadaşımdı. Çocukluğumu ve gençliğimi ne zaman düşünsem istisnasız onun hayali gelir gözümün önüne. Üçü on kuruşa satılan, yapışkanlı yüzeyinin altındaki çizgi kahramanı kazıyarak gün ışığına çıkarttığımız oyun kartları gibi bir hatıra...’
Bu cümleler bence Haasse’nin yeniden ve yeni bir dünya için kurmaya başladığı tarihi kurgu akımına yaklaşımını en açık ve yine de estetik şekliyle ortaya koyuyor.

1992 yılında yayınlanan meşhur romanı Heren van de Thee (Çayın Efendileri) ise uluslararası bir kült haline gelmiş. Haasse’nin bu romanı kurgularken okuduğu mektup ve döküman sayısı bir nevi şehir efsanesine dönüşmüş olsa da bir kaç sene önce İngilizceye çevrilmiş olan bu romanı okumak 19. ve 20. Yüzyıl Asyasındaki siyasi ve tarihi dinamikleri anlamak açısından sonsuz faydalı olmuştu benim için. Fakat faydası bir yana Haasse sömürgelerdeki dinamikleri kendi zamanının meşhur yazarlarından farklı olarak (örneğin Harry Mulisch, Willem Frederik Hermans ve Gerard Reve’den oluşan ‘Büyük Üçlü’nün aksine) kışkırtıcı olmadan, bulundukları yerden yaşadığımız zamana ayna tutan karakterler yaratmak suretiyle yazdı.

Daha sonra Fransa ve Hollanda’da yaşayan Haase’nin eserleri de giderek Avrupa tarihine odaklanır. Dolayısıyla Hollanda’ya kendi geçmişine dönüp bakabilmesini sağlayan tutacaklar hediye etmenin yanısıra Haasse bugünkü Avrupa’yı anlamak için hatırlanması ve yeniden yazılması gereken kimi hikayeler olduğunu da ortaya koyar.  Benim de en çok hoşuma giden ve neredeyse asabi bir sabırsızlıkla yarı okuyup yarı yuttuğum Haasse romanları Ortaçağ Avrupasıyla ilgili olan bu grup. Örneğin Orléans Dükü Charles’ın karmaşık hayat hikayesini anlattığı Het woud der verwachting (Bekleyişin Gücü)... Ya da İtalya’nın en karizmatik ve gizemli karakterlerinden Giovanni Borgia’nın içiçe geçmiş siyasi ve ailevi hayatını anlattığı De scharlaken stad (Kızıl Şehir: Bir 16. yy. İtalyası Romanı)... Benim gibi Avrupa tarihine formel eğitiminde karikatür niteliğinde yer verilen birisi için Ortaçağ Avrupasındaki siyasi düzeni anlatan bu romanlar aklımdaki bölük pörçük imgeleri yerleştireceğim bir çerçeve çizdiler. Muhtemelen senin ailenin tarihine de değiniyordur bu romanların birinde... Elbette Avrupa’nın bugünkü sınırlarının kurgusal tarihini yazdığı bu romanlar Haasse’ye uluslararası ün de kazandırmış. Hayatı boyunca almış olduğu yirmiye yakın ödüle ve adını verdikleri bir de astroide dönüşmüş bu ün...

Karanlıkta beklemek...
Beni Haasse ile tanıştıran dostumla ölümü üzerine sohbet ederken çıktı sana bu mektubu yazma fikri. Buralarda edebiyat üzerine yazan çizen herkes kendince Haasse’ye dair bir iki şey karaladı da şu ara biz de kendimizce ne açıdan özel olduğunu tartıştık bir nevi...
Haasse’nin romanlarında önemli bulduğum ve edebiyatta genellikle eksikliğini hissettiğim iki özellik yanyana geliyor: Birincisi karanlıktan korkmamak. Karmaşa, akıl karışıklığı, mistik olan, açıklanamayan, elde edilemeyen, sahip olunamayan hep mevcut Haasse’nin romanlarında. Bunlar ne büyülü gerçekçilikte olduğu gibi kendilerine ait bir dünya ve mantık(sızlık) içerisinde hareket ediyorlar ne de realizmde olduğu gibi yok sayılıyorlar. Ordalar. Açıklanamadan, hayatımızı etkilemelerine rağmen üzerinde neredeyse hiç bir kontrol kuramadığımız ancak yine de yadsıyamadığımız bir gerçeklikle ordalar. Tarihle içiçe geçtiğinde bu yaklaşımın gücü tahmin edersin ki olağanüstü estetik bir klasisizme varabilir. Ancak Haasse’nin harika bir netlikle ortaya koyduğu gibi başarılı romanlar başarılı insanların hayatını konu almaz -dolayısıyla karmaşa ve karanlık hep orta yerinde hayatımızın ve hikayelerimizin.

Haasse’nin kadınları
İkincisi de kadın karakterleri. Yanlış anlama prenses, Haasse’nin ana karakterlerinin büyük bir kısmı erkek (ki ben erkeklerin kadınlar tarafından anlatılması ve aktarılmasını da çok önemsiyorum ve özlüyorum çağdaş edebiyatta). Ancak kadın karakterleri ayrıca bir ilginç: Herşeyden önce elbette güçlü kadınlar bunlar ancak yaşadıkları hayatın içinden gelen mecburiyetleri, ihtiyaçları ve dinamikleri var. Özgürlükçü ve kışkırtıcı bir feminizm ile kendine özgü karakterler yaratmaktan ziyade temel modelleri ele almış Haasse. Anne olmanın, kızkardeş olmanın, kadın olmanın, aristokrat olmanın vs vs ne demek olduğunu bu temel modelleri yapı-bozuma uğratarak değil de hikayelerindeki kadınların nasıl güce ulaşmakta kullanabilecekleri tek yol olduğunu anlatmış. Doğasına aykırı davranarak, ya da doğasına uygun olanı seçerek güçlenmiyor Haasse’nin kadınları. Bu gibi çığırtkan bir feminizme asla başvurmuyor yazar... Aksine insan olmaya çalışmakla meşgul oldukları oranda kendilerini tanıyıp bu iç hesaplaşmayla güçleniyorlar. Belki de bu açıdan Haasse’nin feminizmi sembolik/mitik bir kaynaktan akıp geliyor: Ortaçağ Avrupasında sık sık karanlıkla özdeşleştirilen ‘kadın’ ancak kendi içine bakıp bu aydınlığı dışarı yansıtmak suretiyle kahramanlaşabiliyor.

Ya da kendi deyişiyle:
‘İlk başta karanlık görünen şeylerin açık ve sabırlı bir zihne zamanla saydam ve aşikar hale geldiğini tecrübelerim bana öğretti.’

Karanliga bakmaktan korkmaman dilegiyle,
Aysem, Eric

p.s. Hella artık bir yıldız. :)
 

Thursday, September 29, 2011

In memory of Wangari Maathai (1940-2011)


“Karşı karşıya olduğumuz sorunlarla sürekli bir şekilde bombardıman altında olduğumuz için kendimizi tamamen bunalmış hissettiğimizde, sinek kuşunun hikayesini hatırlarım.  Dev bir ormanda büyük bir yangın çıkmış. Ormandaki bütün hayvanlar kaçışmışlar ve ormanın yanmasını üzüntü içinde seyretmeye başlamışlar. Kendilerini son derece tükenmiş, çaresiz ve güçsüz hissediyorlarmış. Küçücük bir sinek kuşu hariç. Sinek kuşu, ‘bu yangını söndürmek için bir şeyler yapmalıyım’ demiş ve en yakındaki dereye gidip gagasına bir damla su almış, sonra ormana kadar uçup yangının üzerine bırakmış. Olabildiğince hızlı bir şekilde bir aşağı, bir yukarı uçup, damlaları yangının üzerine bırakıyormuş. O sırada bütün diğer hayvanlar çaresiz bir şekilde yangını seyrediyorlarmış. Aralarında kocaman hortumlarıyla çok daha fazla su taşıyabiliecek filler bile varmış. Sinek kuşuna sormuşlar: ‘Ne yapabileceğini sanıyorsun ki? Sen küçük bir kuşsun, bu yangın ise dev gibi. Seni kanatların küçücük, gagan minicik. Her seferinde ancak bir damla su taşıyabilirsin.” Onlar cesaretini kıracak sözler söylemeye devam ederken, sinek kuşu hiç vakit kaybetmeden uçmaya, yangını söndürmek için gagasıyla su taşımaya devam etmiş. O arada da dönüp diğer hayvanlara cevap vermiş: ‘Yapabileceğimin en iyisini yapıyorum.’ Bence hepimizin yapması gereken de işte bu. Her zaman o sinek kuşu gibi olmalıyız. Çok önemsiz bir insan olabilirim, ama hiçbir zaman gezegen tükenirken durup seyreden o hayvanlar gibi olmak istemiyorum. Ben sinek kuşu olacağım, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Monday, September 19, 2011

Sunday, September 18, 2011

TIME.com: Israel at 60


I've come across a list, developed by Time.com in 2007, wherein 12 thinkers, writers and statesmen on how Israel will respond to its challenges over the next 60 years. Sadly, the only one worthy of blogging is that of Daniel Barenboim, the Internationally celebrated Israeli maestro...


For Israelis and Palestinians to live together, there are two possibilities: One is two states; the other, a bi-national state. A bi-national state is totally unacceptable to Israelis, because it would mean the end of the Jewish state. The two-state solution is becoming increasingly impossible because of the settlements. I'm pessimistic in the short term because I see neither of the two solutions actually working today.Thousands of Israelis go to bed at night and dream that they wake up in the morning and the Palestinians won't be there. And it's not going to happen. And thousands of Palestinians go to sleep at night dreaming they wake up in the morning and the Israelis will not be there. It's not going to happen, either.
I believe in the right of the Jewish people to live there. The Zionist idea was not meant to be an idea of a conquering nation that holds on to conquered territory for over forty years and builds settlements. If Israel is to be a state for the Jews, why hold on to territory where there are no Jews and artificially put them there, in settlements?
I find a carefree celebration of 60 years totally out of place. Jewish blood, Israeli blood runs through my veins, but at the same time my heart also beats for the Palestinians.
The rest of the list is here

Monday, September 12, 2011

Unknown Klimt discovered in Dutch house

© 2011 AFP


"A previously unknown painting by Austrian artist Gustav Klimt has been discovered in a private home in the Netherlands, Austria's Standard newspaper reported.
The 90 centimetre (35 inches) by 90 centimetre work was assessed by Alfred Weidinger, deputy director of Austria's Belvedere museum, which holds the world's largest Klimt collection, Standard said its Saturday edition.
The landscape, called "Seeufer mit Birken" (lakeside with birch trees) was painted in 1901. The Dutch owner told the paper that his ancestors bought the work at an exhibition in the western German town Duesseldorf in 1902.
Klimt (1862-1918) was a symbolist painter who also gained prominence for his sketches."

Gustav Klimt was born in Baumgarten, near Vienna in Austria-Hungary. Klimt became one of the founding members and president of the Wiener Sezession (Vienna Secession) in 1897 and of the group's periodical Ver Sacrum ("Sacred Spring"). He remained with the Secession until 1908. The group's goals were to provide exhibitions for unconventional young artists, to bring the best foreign artists' works to Vienna, and to publish its own magazine to showcase members' work. Klimt's 'Golden Phase' was marked by positive critical reaction and success. Many of his paintings from this period used gold leaf; the prominent use of gold can first be traced back to Pallas Athene (1898) and Judith I (1901), although the works most popularly associated with this period are the Portrait of Adele Bloch-Bauer I(1907) and The Kiss (1907–1908).

Thursday, September 01, 2011

News from the lowlands...

Multiculti-Dutch, yes, but not in my backyard

Non-immigrant Dutch people say they want their children to grow up in a multicultural society, but would actually prefer their own kids to live in a white neighbourhood and go to a non-mixed school.
This is the conclusion of research carried out by the monthly magazine . A cross-section of parents, 588 in all, were interviewed for the piece.
The magazine says 80 percent of the Dutch-background parents acknowledge the advantages of growing up in a society made up of different cultures. However, 57 percent worry about the position of their white children in a mixed-race society.

Free speech - no thanks!

The debate about freedom of speech has become increasingly incendiary in the wake of the Norway attacks. Freedom of speech is seen as a cornerstone of modern democracy. Not just Norway itself, but also the Netherlands is now wondering where the balance lies between fear of inciting violence and the right to express controversial opinions.

"Tofik creates a breeding ground for violence against Geert Wilders. Exterminate that Moroccan insect!"
That's a recent tweet by an anonymous activist under the name Stop Left. It was a response to the call by Green Left MP Tofik Dibi for a debate in parliament on the implications for the Netherlands of last month's attacks in Norway. The person who carried out the attacks, Anders Breivik, cited Dutch politician Geert Wilders as one of his inspirations. Dibi is pressing charges against Stop Left for inciting violence.
The threatening tweet illustrates how incendiary the debate about freedom of speech has become in the wake of the Norway attacks. As freedom of speech is seen as a cornerstone of modern democracy, the Dutch now ask: Where does the balance lie between fear of inciting violence and the right to express controversial opinions?

First Amendment for the Netherlands?
In fact, the Dutch debate about the limits of free speech was already heated before the Norway attacks. In June, Wilders was acquitted on hate speech charges, a verdict that has changed the legal landscape, making prosecutions under the current hate speech laws more difficult.
Wilders, leader of the Freedom Party and a partner of the current minority government, now wants to scrap the hate speech law altogether. He is preparing a constitutional amendment for the Netherlands - similar to the US Free Speech First Amendment - which would vastly expand the rights to free speech.
'Hate palaces'
True to form, Wilders did little to moderate his speech in the wake of the Norway attacks. After condemning the violence, and calling it a "slap in the face for the global anti-Islam movement", he later went on to reiterate his call to fight perceived Islamification.
"We have too much mass immigration from Muslim countries and too many hate palaces - [Labour Party leader Job, ed.] Cohen calls them mosques, I believe. Immigrants are still over-represented in crime statistics. Enough is enough."
Wilders does not advocate violence. But many have questioned whether he contributes to a climate that encourages violence against Muslims or immigrants. Then came this summer's double whammy: Wilders' vindication in court for what even the chief judge called "gross and denigrating" language and then, just four weeks later, Anders Breivik killing 77 people in Norway.
In his ‘manifesto' Breivik praised the Netherlands and quoted Wilders several times. Some feel it is time to reign in freedom of speech.
Under attack
But the fear of violence is not limited to one side. Wilders has been under 24-hour protection since another violent incident back in 2004, which brought the freedom of speech debate to the fore: the murder of Theo van Gogh.
Van Gogh, one of the most outspoken public figures in the Netherlands, was killed by a young Muslim ostensibly in the name of religion. His murder was widely perceived as an attack on freedom of speech.
Wilders, and former Dutch MP Ayaan Hirsi Ali, another outspoken critic of Islam, both refused to be silenced at the time and have continued to voice their opinions in spite of repeated threats on their lives.
Divisive
Since the murder of Van Gogh, Geert Wilders and his followers have been pushing the boundaries of freedom of speech. Partly as a consequence, freedom of speech has gained even more importance as a perceived fundamental right among the Dutch public. This comes at times at the expense of freedom of religion, and the rights of minorities, rights traditionally seen as a cornerstone of ‘tolerant' Dutch society.
The new parliamentary year gets underway in just a few weeks. Wilders will seek to expand freedom of speech in the Netherlands, while Tofik Dibi and others will question whether things haven't already gone too far. With the events in Norway hanging as a dark cloud on the horizon, the debate over free speech is as divisive as ever.

RNW/ John Tyler

 

Wednesday, August 17, 2011

BASIN TOPLANTISINA ÇAĞRI


Kürt Sorunu’nda yaşanan son gelişmeleri değerlendirmek ve yurttaşlık görevimizi yerine getirmek üzere Türkiye barış Meclisi, bir grup akademisyen, yazar,  sanatçı ve barış aktivistiyle acil barış çağrısı yapmak üzere birlikte basın toplantısı düzenliyor.
Basın toplantısında aramızda kuruluşunuzun temsilcisini de görmek bizleri memnun edecektir.
Gerekli duyarlılığı göstereceğinizi umuyor çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.
Türkiye Barış Meclisi Sekretaryası
 
Basın Toplantısının:
Tarihi: 18.08. 2011
Saati: 11.30
Yeri: Cezayir Lokantası toplantı salonu
  Hayriye Caddesi No: 12 Galatasaray/Beyoğlu
 
İletişim: Gülten Uçar
Cep:  0 533 45705 93
 

Wednesday, July 06, 2011

Assange: Sıra CIA ve New York Times'ta


Watch live streaming video from democracynow at livestream.com

Kaynak: T24.com.tr
Ünlü araştırmacı gazeteci Amy Goodman, Democracy Now adlı bağımsız haber ve yorum programında son yılların en tanınmış Marksist filozofu Slavoj Zizek'le WikiLeaks'in kurucusu Julian Assange'ı buluşturdu. Radikal gazetesi'nde yer alan özet çeviriyi sunuyoruz.
Katılımcılar ‘sabıkalı’, mesele de ‘çok tartışma yaratacak, hassas bir konu’ olunca, Londra’da yapılacak oturuma ev sahibi bulunana kadar iki mekan değiştirildi. En sonunda Goodman, Assange ve Zizek, 2 Temmuz Cumartesi günü, Troxy Tiyatrosu’nda seyircileriyle buluştu. İşte iki saatlik hararetli oturumun özeti...
Goodman: WikiLeaks, şüphesiz dünyayı değiştirdi. Yayımlanan belgeler sonrasında büyükelçiler istifa etti, skandallar patladı, hükümetler de bilgisayar sistemlerini korumak için paçaları sıvadılar. Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da demokrasi yanlısı ayaklanmaların başlamasında WikiLeaks’in önemli bir rol oynadığını düşünenlerin sayısı da az değil. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarının iç yüzünü ortaya seren gizli belgelerle çok ses getiren site, en sonunda ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iç yazışmaları niteliğindeki gizli ‘Cablegate’ belgelerini yayımladı. Julian, 2007 yılından başlayalım. Neden Irak savaş belgelerini yayımladın? Senin için önemi neydi bu belgelerin?
Assange: Bence gerçek bir uygarlığın ölçüsü, halkın olup bitenden ne kadar haberdar olduğudur. Bizi yöneten kurumların karar mekanizmalarını anlamak için içlerinde neler döndüğünü bilmemiz, dahası karar verme süreçlerinin belgelenerek tarihe geçmesi gerekli. Günümüzde bunun çok eksikliğini çekiyoruz, aslında her birimizin kaderini belirleyen birtakım gizli kapaklı kararlardan, bu kararların neden ve nasıl verildiğinden bihaber yaşıyoruz. Yayımladığımız Irak belgeleri, Irak’ın son 20 yıllık tarihine dair bulabileceğiniz en önemli kayıtlardı. Bu dosyaların içinde Amerikan askerleri tarafından öldürülen ve Irak’a bildirilmeyen 15 bin Iraklıya dair bilgi var. 11 Eylül’de hayatını kaybeden insan sayısı ile Irak’ta Amerikan askerleri tarafından öldürülen insan sayısı kıyaslandığında durumun vahameti ortaya çıkıyor.
Zizek: Bazı arkadaşlarım WikiLeaks’e kuşkuyla yaklaşıyor, ‘Yeni ne öğrendik ki?’ diyorlar. Şöyle bir örnek vermek istiyorum: Kocası tarafından aldatılan bir kadının bunu birinden duyduğunu düşünün. Bir de kocasının o kadınla sevişirken bir resmini gördüğünü... Hangisi daha etkili? Şimdi gerçek hayata dönelim: hatırlayın, bir kaç yıl önce Srebrenitsa katliamı sırasında Sırpların Boşnak mahkumları vurduğunu gösteren bir video çıktı ortaya ve bir anda herkes şok oldu. Aslında yeni bir şey öğrenmemiştik. İşte bildiğini sanmakla gerçekten bilmenin ve anlamanın farkı. Bu pis işlerden sorumlu devlet görevlileri bize ‘Evet, orada bazı istemediğimiz şeyler oluyor ama niyetimiz iyi’ dediği zaman gerçekten o kadar uzaklaştırıyorlar ki bizi. Birtakım soyut söylemlerle halkı bilgilendiriyormuş gibi yapıyorlar, örneğin işkenceyi meşrulaştırıyorlar. İşte WikiLeaks bunu değiştirdi. Julian, Marksistlerin tabiriyle ‘burjuva basın’ın bizim neyi öğrenip neyi öğrenemeyeceğimizi belirleyen diktelerini yıkıyorsun. Çok daha radikal bir şey yapıyorsun.
Goodman: Julian, Bank of America ile ilgili belgeleri yayımlayacak mısın?
Assange: Şu an tehdit altındayız ve oldukça zor bir durumdayız. Bu da belgeleri şu anda yayımlamamızı engelliyor. Ne çeşit bir tehdit altında olduğumuzu açıklarsam eğer durumu daha da zorlaştıracak.
Goodman: Peki bugün WikiLeaks’in geldiği noktadan memnun musun?
Assange: Tabii ki memnunum, nasıl olamam ki? Yolun daha başındayız ama. Daha CIA için, New York Times gazetesi için belgelere ulaşmamız lazım örneğin. NY Times editörleri hangi hikayeleri sansürlemiş bakalım? Neden? Bunları da konuşmamız lazım. ‘İfade özgürlüğü’ benim için tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Biri uzayda çıkmış konuşuyor ama duyan yok, neye yarar? Önemli olan iletişim özgürlüğü. Bu bence medeniyetin temelini oluşturuyor. Halkın bilgilenmesi, onu etkileyecek kararlar hakkında söz hakkı kazanması demek çünkü. Yapılan her şeyin belgelenmesi lazım. Göremediğiniz, okuyamadığınız bir belge aslında olmayan bir belgedir.
Goodman: Tunus ve Mısır’da başlayarak ve tüm Arap dünyasına yayılan ‘Arap baharı’nda etkisi nedir WikiLeaks’in?
Assange: Arap dünyasındaki etkimizde yayımladığımız bilgilerden daha önemli olan şey, halkın artık kendilerini yönetenlerin neyi bilip neyi bilmediğini öğrenmesiydi. Yaydığımız bilgiler artık ABD’nin, Fransa’nın Binali rejimini desteklemesini imkansız kıldı. Daha sonra, 26 yaşında Tunuslu bir bilgisayar mühendisinin kendisini yakarak öldürmesi ise bu fikirleri duygulara çevirdi. Herkes sokağa döküldü ve Arap Baharı işte böylece başladı. El Cezire’nin ve uydu kanallarının önemi de yadsınamaz tabii. El Cezire, sokaklardaki protestoları görünür kıldı. En önemlisi de oradaki halkın birbirini görmesiydi. Hükümet, çoğu zaman protestoları, ayaklanmaları ‘bunlar küçük kışkırtmalar, birtakım marjinaller’ diyerek önemsizleştirmeye çalışır. Medya da bu ‘marjinal’ sesleri sansürler, bastırır ve hükümetin görüşünü bu şekilde desteklemiş olur. Ama bu görüntülerin televizyonlara yansıması ayaklanan halka azınlık değil çoğunluk olduklarını gösterdi. Bunun Tahrir gibi görünülür bir meydanda yapılması da bu etkiyi kuvvetlendirdi. Bloglar da aslında buna katkıda bulunuyorlar. Çoğu zaman blog yazarlarını yeni bir şey söylemedikleri, tartışmaya bir şey eklemedikleri için eleştiriyorum. New York Times’ın ilk sayfasından bir haberi alıp bloglarına koyuyorlar, altına da katılıyorum veya katılmıyorum yazıyorlar. Ama en azından fikirlerini belirtiyorlar. Yani alternatif seslerin birbirini bulması, birbirinin varlığından haberdar olması açısından önemli bir işlevleri var. Aynı Tahrir Meydanı gibi, görünülürlük kazandırıyorlar mücadeleye.
Zizek: Ama Batılı entelektüeller hâlâ bunu görmeyi reddediyorlar. İşte, istediğiniz oldu! Arap dünyasından hiç beklenmeyen, seküler bir başkaldırı! Bu bana komik bir hikayeyi hatırlatıyor: bir adam, tavlamak istediği güzel bir kadının peşinden koşturuyor. En sonunda kadınla bir göl kenarında baş başa kalıyor. Lütfen, hadi, nolur derken kadın en sonunda ikna oluyor ve düğmelerini açmaya başlıyor. Bu sefer adam afallıyor: ‘Nasıl yani? Bu kadar basit miydi her şey?’ İşte biz de aynen böyleyiz. Batı dünyasının ikiyüzlülüğü ortada! WikiLeaks, işte bu noktada çok önemli bir rol oynuyor. Çünkü artık kanıtları, belgeleri herkesin gözüne sokuyor, bilmiyormuş ayağına yatmamızı engelliyor. Gerçekleri kimsenin göz ardı edemeyeceği bir hale getiriyor.
Assange: Uzun zamandır fırtınanın dışında değil, içindeyim. Bu süreçte gördüğüm en önemli şey hükümetlerin nasıl işlediği değil, tarihin medya tarafından nasıl şekillendirildiği ve çarpıtıldığı. Bu, toplumların gelişme ve ilerlemesinin önündeki en büyük engel. Ama bu artık değişiyor. Yeni jenerasyon, internet çağında yetişiyor. Ana akım medyanın çarpıttığı bilgilerin dışında, alternatif bilgi kaynakları ile büyüyorlar ve teknolojiyi nasıl kullanacaklarını biliyorlar. Artık bu gençler yavaş yavaş büyük şirketlerde yükselmeye başlıyor ve bu şirketlerin ideolojileriyle uyuşmadığını fark ediyorlar. Unutmayın ki bu gençlerin ellerinin altında şirketlere dair birçok bilgi var.
Goodman: Julian, neden geçen hafta sonu Mastercard ve Visa’ya dava açtın?
Assange: Geçtiğimiz yıl 6 Aralık’ta Visa, Mastercard, Bank of America, Paypal ve Western Union WikiLeaks’e karşı güçlerini birleştirdiler. Bize karşı ekonomik bir blok oluşturdular. Yalnızca iki resmi soruşturma açıldı bu yaptıklarının hukuki olup olmadığını sorgulayan. İkisinden de bizim lehimize karar çıktı. Ama Visa ve benzerleri ABD’nin sözünü dinliyor, bizi engellemeye devam ediyorlar. Visa ve Mastercard Avrupa’da kredi kartı sektörünün yüzde 95’ini ellerinde tutuyor. Yaptıkları rekabet hukukuna da aykırı yani.
Goodman: Hakkındaki iddialardan dolayı açılan davada, İngiliz mahkemesi bu ayın 12’sinde İsveç’e iade edilmen yönünde karar verdi. Bu konuda ne diyeceksin?
Assange: Bu, AB ülkeleri arasında, 9 Eylül’den sonra teröristlerin hızlıca iade edilmesi için oluşturulmuş bir sistem. Bir AB ülkesi diğer AB ülkesinin hukuk sistemini tanıyor. Bu aslında son derece mantıksız bir sistem, çünkü Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin hukuk sistemleri arasında çok fark var. Mesela İsveç, polisi yargı sisteminin bir parçası kabul ediyor... Şu anda benim hakkımda verilmiş bir hüküm yok. Bir şahsı, dilini konuşmadığı, hukuk sistemini bilmediği bir ülkeye ‘iade etmek’ doğru mu? İsveç’te ne bir tanıdığım ne de bir avukatım var. İsveç başbakanı ve adalet bakanı bana kişisel olarak saldırıda bulundu, ama iade kararı verilirken hakkımdaki hükümlere bakma hakkım bile yoktu. Şu an tek tartışılan iki sayfalık, üzerinde resmen ‘tecavüz’ kutusu işaretlenmiş basit bir belge ve bu belgenin geçerli olup olmadığı...

Zizek: Tam Kafka’lık bir hikaye... Daha itham edilmeden iaden isteniyor. Başımıza gelenler!

Goodman: Julian, yarın (3 Temmuz) 40 yaşına gireceksin. Hayattan beklentilerin neler?
Assange: Gelecekten beklentim çok bariz: herkesin özgürce iletişim kurabildiği, dünyada olan bitenden haberdar olduğu bir dünya... Tarihi belgeler kutsal şeyler gözümde. Onların hiçbir şekilde değiştirilmesi veya silinmesine imkan vermeyen bir sistem istiyorum. Çünkü çoğumuzda en azından vasat bir zeka ve içgüdüsel bir adalet duygusu var. Eğer iletişim kurabilirsek, baskıya karşı koyabilirsek ve örgütlenebilirsek gerisinin geleceğini umuyorum. “Şimdiye hükmeden geçmişe de hükmeder” sözünün artık geçerli olmadığı bir dünya istiyorum.

Monday, June 20, 2011

Friday, June 10, 2011

Memleketimden Demokrasi Manzaralari

Ankara'daki Hopa eyleminde gözaltına alınanlar yaşadıkları polis işkencesini gözyaşlarıyla anlatıyor. Otobüste 5 saat Ankara'da gözaltına alınan ve yüzlerindeki morluklar ile kollarındaki kelepçe izleri hala geçmeyen eylemciler, polis otobüsü ve emniyette 'darp, taciz ve hakarete' uğradıklarını belirtti. Yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlatan BES üyesi Hacı Özkan "Orada yaşadıklarımı anama diyemedim. Umarım bu işkenceyi yapanlar analarına söyleyebilmişlerdir" dedi
                                                                                       
           

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

           

Get Adobe Flash player

       
   

Thursday, June 02, 2011

Tragedyalar III

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever'den...



EPİSODE
Çünkü bu kahverengi akşam saatlerinde
Her şeyi en soğuk ölçülere vuruyoruz
Bir uzak han kavramına. Hanların
Rahmindeki bir yolcuya, bir semendere
Ve soğuk bir çağdan geçiyoruz. Çağlardan
Başımızda siyah bir hale.
KORO
Birdenbire yapayalnızsanız her yerde
Ve bundan korkuyorsanız
En küçük şeylerden bile. Örneğin birine saati sorsanız
Karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
Sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
Biriyle bir şeyler konuşsanız
Ve her gün kitaplar, dergiler alsanız. Postacı her gün mektup getirse
Sözgelimi bir resmi dairede
Fazlaca oyalansanız
Şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
Kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
Tuhaftır
Sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
Ve işte bir lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
Şarapla yiyecek bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
Biraz da güldünüzdü aklınızdan geçen bir şeye
Ya gülünç bir olaya, ya önemsiz bir söze
Ama az ötede düğmeleriyle oynayan
Ve yiyen tırnaklarını bir adam
Duraksız sizi izliyordur belki de.
Ya da bir dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
Ya da küçük bir memur bir banka servisinde
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz
Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok ödemeye.
Giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
Bir yankı: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.
EPİSODE
Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
Doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
İçimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
Bir yarasa ayaklanır. Aç gözlü bir kuş
Varır kocaman bir şey olmanın bilincine
Birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
Duyurur iki caz parçası arasından biri
Ya gülünç bir yas töreni
Ya toptan bir öldürme.
Belki de
Soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
Dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı
Bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
Örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
Ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı
Gözü dönmüş biriyle
O güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.
Yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
Belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
Ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
Damlayan bir musluktur yerine göre
Yoksa bir enkaz altında bir ölüm
Ya da puslu bir havada, bir cinayette
Bir ölüm
Ölümün anlamı ne?
KORO
Sizin hiç korkmadığınız şeyler ya da hep öyle sandığınız
Beslenir kimi zaman de sevgilerle
Çok içten bir selamla ve içten bir gülümsemeyle
İşte her sabah rastladığımız birinin
Durakta, yolda, işyerinde
Ya da bir meyhanenin kuytu bir köşesinde
Yıllarca süren o dostça ilişkinin
Ve hatta bir sevgilinin
Yerine
Kin dolu gözleriyle bir ölüm yargıcı gibi
Biri
Kapkara giysilerle, özenti bir zincirle
Öyle
Dikilmiş sorguya çekiyor sizi
Ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok öğrenmeye.
Canım en basiti, arkanızdaki bir duvarın
Mineler, sarmaşıklar, o yaban gülleriyle
Örtülü bir duvarın ansızın
Kanlı, kireçli bir taş yağmuru halinde
Korkunç bir silah olduğunu yerine göre
Düşünün
Ve sakın sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok öğrenmeye.
Ya da bir düşte yürüyor gibi
Islak mavi bir sabahtı, açtınız pencerenizi
Şöyle bir gerindiniz, gökyüzüne baktınız
Tutarak sapından bembeyaz bir karanfili
Sevinçle okşadınız
Ve içerde kahvaltınız bekliyordu sizi
Öyle ki, kahvenizi içiyordunuz, birazdan çıkacaktınız
Tam o sıra kapının zili
Tuhaf şey.. bu saatte.. kim olabilir ki
Ve işte az önce aldınızdı gazeteleri
Öyleyse?
Yaktınız bir sigara daha, kapıya yöneldiniz
Bırakıp masaya kahvenizi
Kilidi çevirdiniz, açtınız kapıyı usulca
Bir kurşun!
Birden o zamansız, o yersiz başdönmesi
Hani av araçları satılan bir dükkan vardı
İçi doldurulmuş çulluklar, kardelen çiçekleri
Bir kurşun!
Geçerken uğrardınız, iyiydi, cana yakındı
Yeleğinden çıkmazdı elleri
Bekardı, umutsuzdu, yalnızdı
Ve belki..
Bir kurşun!
Sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
Düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
Sadece avlandınız
Ağız dil bilmaz söylemeyi.
Ötede
Islak mavi bir sabahtı. Gökyüzü
Bembeyaz karanfiller, pencere
Kahveniz, masanız, kahvaltınız
Bir yankı
Ve bütün çay fincanları: durmadan yalnızsınız
Durmadan yalnızsınız.
AĞIT
Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
KORO BAŞI
Daha bir sürü böyle
Silahlar eleştirecek sizi belki de
İşte siz
Toplayıp susacaksınız içinizdeki ölüleri
Bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
Gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
Ne korku, ne kin, ne de yenilme
Ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
Duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
Dünyanın tekdüzenli renginde.
Edip Cansever