Tuesday, January 26, 2010

GÜNÜN YAZISI

AKP’ye Muhalefet (2)
26 Ocak 2010, Yeşil Gazete
Ümit Şahin


AKP hükümetine muhalefet meselesinin neden başlı başına bir konu olduğunu son bir haftadır yaşanan olaylar biraz daha netleştirdi. Öyle ya, AKP Türkiye’nin gördüğü ilk sağcı hükümet değil. Yanlış politikalar yürüten, demokratik olmayan uygulamalara yönelen, halkın değil belli çevrelerin çıkarlarını kollayan ilk hükümet de değil. Öyleyse AKP’ye muhalefeti, benzer politikalar uygulayan önceki hükümetlere karşı yürütülen muhalefetten farklı kılan, daha doğrusu bunu bir tartışma konusu haline getiren bir şey, gerçekten var mı?

Evet,var.

İki nedenle:

1. AKP Türkiye’nin yakın tarihinde iktidarı boyunca sürekli askeri darbe tehdidi altında yaşamış tek hükümet. (Refah Partisi hariç. Ama zaten hem o tehdidin gerçeğe dönüşmesi kısa sürmüştü, hem de AKP, Refah çizgisinin bir varyasyonu olduğu için bu büyük bir istisna sayılmaz).

2. AKP’ye karşı 2002’den bu yana yürütülen sistematik (ve baştan aşağı yanlışlarla dolu) muhalefet bambaşka temellere oturuyor.

AKP, 2002 yılı sonlarında tek başına iktidar oldu. Son üç yıldır birbiri ardınca ortaya çıkan belgeler bir yapbozun parçalarını bir araya getirircesine ortaya koydu ki, askerler AKP’nin 7 yıllık iktidarı boyunca sadece sözlü müdahalelerde bulunup hükümete kısıtlı düzeylerde ayar yapmakla kalmamış, ‘kesin çözüm’ için sürekli yeni planlar hazırlamışlar. AKP’ye yönelik ilk darbe planının tarihi hükümetin kurulmasından hemen sonraya, yani 2002’nin Aralık ayına denk geliyor, üstelik 28 Şubat müdahalesini yapan aynı kurmaylar tarafından planlanıyor. Bu da Refah-AKP çizgisine karşı yıllarca süren bir ‘sürekli darbe’ stratejisinin varlığını ortaya koyuyor.

Neyse ki, şartlar, toplumun hazır hale getirilememesi,ordu içindeki fikir ayrılıkları ve muhtemelen ABD’nin planları onaylamaması sayesinde yeni bir 12 Eylül ihtimali sadece kağıt üzerinde kalmış. Bu dönemde darbe olmaması nedeniyle (ve belki de şartları olgunlaştırmak için) yapılan Danıştay saldırısı, Hrant Dink suikastı gibi olaylar topyekun bir darbenin yerini almış.

İşte bu durum AKP iktidarının özel durumuna (uzun yıllar sonra kurulan -ve üstelik İslamcı siyasetten gelen- ilk tek partili hükümet olması) bir özellik daha katıyor: AKP iktidarı kendini korumak için çok partili seçimlere dayanan rejime sahip çıktığını sürekli vurgulamak, bunun için harekete geçmek (Ergenekon soruşturması gibi) ve böylece demokrasinin temel şartlarını savunmak durumunda kalıyor. İlk yazımda da vurguladığım gibi böyle bir düşünsel temeli ve önceliği olmadığı, bunu diğer uygulamalarında ve Başbakan’ın muhaliflerine karşı üslubuyla da defalarca kanıtladığı halde…

Toplumdaki demokrat insanlar, yani darbelere ve her türlü askeri müdahaleye karşı olan, demokrasinin kurumsallaşmasını isteyen, temel hak ve özgürlükleri savunan kesimler de (sadece aydınları değil, toplumun geniş kesimlerini kastediyorum) AKP’nin bu hassasiyetine destek oluyor.

Bu da bizi yukarıdaki ikinci başlığa taşıyor: Geçen 7 yıl boyunca AKP’ye en sert muhalefetin öncülüğünü yürüten ve bu yolda temel demokratik hassasiyetleri bile önemsemeyen parti ve kesimler kimlerdi? Ve bu kesimler yürüttükleri bu muhalefeti hangi temellere dayandırmışlardı? Ve de belki en önemlisi, başarılı oldular mı?

Bu soruların yanıtlarını herkes biliyor. Büyük ölçüde CHP’nin ve ulusalcıların temsil ettiği bu ‘öncü muhalefet’ bütün ağırlık noktasını AKP’nin İslamcı kökenlerine dayandırmış, AKP’yi gayrı milli, irtica odağı ve cumhuriyet rejimine karşı olmakla suçlamışlardı. Bu görüşlerini rejimin bir numaralı koruyucusu Anayasa Mahkemesi de tescil etmişti.

Peki bu görüşler, doğru olsun ya da olmasın, işe yaramış mıdır? Askeri müdahale tehdidi ve böylesine topyekun (görünen) bir muhalefetin baskısı altındaki AKP hükümeti, iktidardayken girdiği ilk seçimleri kaybetmiş ya da oy kaybına mı uğramıştır? Elbette hayır. Herkesin bildiği gibi AKP tam tersine genel seçimlerde oylarını %47’ye çıkardı ve ilk yerel seçimlerde de oy kaybına uğramakla birlikte çoğunluğunu korudu.

AKP, kendisine yönelik bu akılsız, yanlış varsayımlarda ısrar eden ve üstelik demokrasiden de nasibini almamış muhalefet bloğu sayesinde bugün de dümenini döndürmeyi sürdürüyor. Yani AKP’ye karşı muhalefetin önündeki en büyük engel, işte bu ‘büyük’ muhalefetin ta kendisi. Sürekli AKP destekçiliğiyle suçlanan (ya da gerçekten destekleyen) farklı kesimler değil…

Çünkü bu talihsiz hegemonya, AKP’ye karşı tabanda, sokakta, sivil toplumda ve başka siyasi hareketlerin çevresinde yürütülen, gerçek anlamda politik içeriğe sahip muhalefetleri yıllarca görünmez kıldı. Üstelik aynı hegemonya bir kara delik gibi farklı siyasetleri kendi yörüngesine soktu ve etkisizleştirdi.

Normal şartlarda AKP’den çok da farklı politikaları savunmayan, en az AKP kadar özelleştirmeci, en az AKP kadar işçi düşmanı, en az AKP kadar milliyetçi, en az AKP kadar kalkınmacı, eline fırsat geçtiğinde doğanın ve gezegenin çanına en az AKP kadar ot tıkamaya hevesli bu ‘öncü muhalif’ kesimler, biz daha iyisini yaparız demek dışında bir şey diyemedikleri bu politikalara karşı hem utangaç hem de sahtekar bir muhalefet biçimiyle ön plana çıkamayacakları için, yaşam biçimi temelli bir rejim tartışmasıyla ayakta kalmaya çalıştılar geçen yedi yıl boyunca.

Bugün AKP’ye karşı gerçek bir muhalefeti yükseltmenin yolu, gündelik hesaplarla güya AKP’nin yakınına düşmemeye çalışıp darbe meraklısı askerlerin ve laik statükocuların hayatını kolaylaştırmak değil, muhalefeti gerçek anlamda ayakları üzerine oturtmak.

Bunun için de öncelikle darbeciliğe karşı alınan yolu önemsemek, aman AKP’ye yaramasın diye susup beklemek yerine ordunun kangrenleşmiş darbeci yapısını, antidemokratik muhalefet alışkanlıklarını ve gizli planlarla ülkeyi karıştırıp iktidarı ele geçirmeye çalışma anlayışını külliyen reddetmek, her gün bir yenisi ortaya çıkan gizli planları ‘kime yarıyor’, ‘neden şimdi’, ‘kim sızdırdı’, ‘nasıl yansıtıldı’ gibi yandan dolanan eleştirilerle küçümsemeden önemsemek ve bu temizlik sürecinin sonuna kadar gitmesini, bütün darbecilerin ve kontrgerilla odaklarının yargılanmasını savunmak olmalı.

Ancak darbecilerle, askerlerle ve milliyetçi-militarist-statükocu muhalefetle aramıza net bir çizgi çektikten sonra, onların söylemeye cesaret edemediği gerçek muhalif sözlerimiz işitilebilir ve toplumda etki yaratabilir. Zaten etik olan da, politik olan da, demokrasinin gereği de bu…

Tam da 2000’li yıllar boyunca muhalefet üzerinde hegemonya kuran bu ulusalcı kanadın dağılmaya başladığının ilk işaretlerini aldığımız bugünlerde, AKP’ye karşı yapılması gereken gerçek muhalefetin fitilini bir yanda TEKEL işçileri, bir yanda da doğalarını korumak için mücadele eden Karadenizliler ateşlemiş bulunuyorlar.

Wednesday, December 16, 2009

Make a phone call! TODAY!

At this link you'll find a list of every head of state and his or her phone number. You'll note that the countries are listed in either green or red type. If your nation is in green, it means they're fighting the good fight for 350. We need you to leave them a message that either expresses your pride and gratitude for their commitment to keeping 350 in the treaty text, or your earnest wish that they'll listen to the science and consider standing with the bloc of more than 100 nations standing for bold scientific targets.

Please click here to make the call--you'll find everything you need: the appropriate phone numbers, a short script of what to say, and a sense of how your country's leadership is standing on this issue.

Country List:

Countries Listed in GREEN Support 350

Countries LIsted in RED do NOT support 350

Albania

Algeria

Andorra

Angola

Argentina

Armenia

Australia

Austria

Afghanistan

Bahamas

Bahrain

Bangladesh

Barbados

Belarus

Belgium

Belize

Benin

Bhutan

Bolivia

Bosnia and Herzegovina

Botswana

Brazil

Brunei

Bulgaria

Burkina Faso

Burundi

Cambodia

Cameroon

Canada

Cape Verde

Central African Republic

Chad

Chile

China

Colombia

Comoros

Costa Rica

Cote d'Ivoire

Croatia

Cuba

Cyprus

Czech Republic

Democratic Republic of the Congo

Denmark

Djibouti

Dominica

Dominican Republic

East Timor

Ecuador

Egypt

El Salvador

Equatorial Guinea

Eritrea

Estonia

Ethiopia

Fiji

Finland

France

Gabon

Gambia

Georgia

Germany

Ghana

Greece

Grenada

Guatemala

Guinea

Guinea-Bissau

Guyana

Haiti

Honduras

Hungary

Iceland

India

Indonesia

Iran

Iraq

Ireland

Israel

Italy

Jamaica

Japan

Jordan

Kazakhstan

Kenya

Kiribati

Korea

Korea

Kuwait

Kyrgyzstan

Laos

Latvia

Lebanon

Lesotho

Liberia

Libya

Liechtenstein

Lithuania

Luxembourg

Macedonia

Madagascar

Malawi

Malaysia

Maldives

Mali

Malta

Marshall Islands

Mauritania

Mauritius

Mexico

Micronesia

Moldova

Monaco

Mongolia

Montenegro

Morocco

Mozambique

Myanmar (Burma)

Namibia

Nauru

Nepal

Netherlands

New Zealand

Nicaragua

Nieue

Niger

Nigeria

Norway

Oman

Pakistan

Palau

Panama

Papua New Guinea

Paraguay

Peru

Philippines

Poland

Portugal

Qatar

Republic of the Congo

Romania

Russia

Rwanda

Saint Kitts and Nevis

Saint Lucia

Saint Vincent and the Grenadines

Samoa

San Marino

Sao Tome and Principe

Saudi Arabia

Senegal

Serbia

Seychelles

Sierra Leone

Singapore

Slovakia

Slovenia

Solomon Islands

Somalia

South Africa

Spain

Sri Lanka

Sudan

Suriname

Swaziland

Sweden

Switzerland

Syria

Tajikistan

Tanzania

Thailand

Togo

Tonga

Trinidad and Tobago

Tunisia

Turkey

Turkmenistan

Tuvalu

Uganda

Ukraine

United Arab Emirates

United Kingdom

United States of America

Uruguay

Uzbekistan

Vanuatu

Venezuela

Vietnam

Yemen

Zambia

Zimbabwe

Tuesday, December 08, 2009

Yeşiller Kopenhag İletişim Merkezi Sunar....

Enerji Bakanı Greenpeace’i ziyaret etti, çayını içti

Greenpeace: “Nükleerle yaşamaya hazır mısınız?”
Bakan Yıldız: “Evet, hazırız!”

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, kendisi Libya’dayken Bakanlık önünde eylem yapan Greenpeace üyelerini İstanbul’daki ofislerinde ziyaret ederek bir ilke imza attı.


Özgür Gürbüz / 2 Aralık 2009


Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Kurban Bayramı öncesi Ankara’daki bakanlık binası önünde eylem yapan Greenpeace (Yeşilbarış) örgütüne iade-i ziyarette bulundu. Hükümetin nükleer enerji politikalarını protesto eden Greenpeace örgütünün İstanbul’daki ofisine gelen Taner Yıldız, önce Greenpeace Akdeniz Ofisi Genel Direktörü Uygar Özesmi ile 15 dakika süren özel bir görüşme yaptı. Görüşmeden sonra çevrecilerin ofisinde kısa bir tur atan Yıldız, Özesmi ile basının karşısına geçti ve nükleer enerjiyle ilgili soruları yanıtladı.

“Nükleerle yaşamaya hazırız!”
Basın toplantısı sırasında Greenpeace üyelerinin getirdiği çayı içen Enerji Bakanı, kendisine hediye edilen ve üzerinde “Nükleerle yaşamaya hazır mısınız” yazılı “t-shirt”ü üzerine tuttu ve soruya, “Evet, hazırız” yanıtını verdi. Gazeteciler bakana içtiği çayın radyasyonlu olup olmadığını da sordu. Bu soruya Özesmi, “Garantili çay” yanıtını verdi. 1986 yılındaki Çernobil kazasından sonra dönemin bakan ve Başbakanı çayda radyasyon olup olmadığı tartışmalarına televizyonlarda çay içerek yanıt vermişti.

Bakan Yıldız, enerji konusunda tüm sivil toplum örgütlerini dinlemeye hazır olduklarını ve Greenpeace tarafından hazırlanan Enerji (D)evrimi raporunu da dikkatle incelediğini belirterek, “Bir kısmına katılıyor, bir kısmına katılmıyorum. Dikkatlice inceledim, güncellenmesi gereken bazı rakamlar var. Bu konuda ortak bir heyet oluşturulacak ve belki buradan çıkan çalışmalar kamuoyuna açıklanacak” dedi. Şeffaflığın gücüne inanan bir hükümet olduklarını söyleyen Yıldız, “Hem yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçirmek hem de arz güvenliğiyle ile ilgili tedbirleri almak zorundayım” açıklamasını yaptı. Nükleer santrallerin işletim sırasında atmosfere en az seragazı salan güç santrallerinden biri olduğunu ve iklim değişikliğini durdurma konusundaki önemine dikkat çeken Yıldız, 2023 yılına kadar tüm yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçirsek bile ondan sonraki yıllarda meydana gelecek açığın kapatılamayacağına işaret etti.

Bakan’a “radyoaktivist” olun çağırısı
Basın toplantısında söz alan ve Yıldız’ın ziyaretinde çok memnun olduklarını söyleyen Özesmi ise, 20 bin destekçisi ve 200 bine yakın siber aktivisti bulunan Greenpeace’in, “I love nuclear” adı verdikleri kampanyayla, nükleer enerjiye hayır diyen 1 milyon imzacıyı hedeflediklerini belirterek, “1 milyon kişiye ulaşınca Bakanlık’ta bu nükleer masala hayır diyecektir” dedi ve Bakan Yıldız’ı da “radyoaktivist” olmaya davet etti. Türkiye’nin nükleer macerasının dört kez hüsranla sonuçlandığını belirten Özesmi, “Yenilenebilir enerji kaynaklarından daha çok istihdam ve enerji sağlamanın mümkün olduğunu düşünüyoruz. Biz diyaloga açığız, bu diyalog devam etsin ama bir sonuç getirsin” şeklinde konuştu.

Toplantıda gazetecilerin de sorularını yanıtlayan Yıldız, sık sık, esprilerle karışık olarak nükleer enerji konusunda Greenpeace’in argümanları karşısında ikna olmadığı mesajını verdi ve “İkna edemiyorsanız ikna olmalısınız” dedi. “Nükleer santrallerin maliyetleri nedeniyle devlet desteği olmadan kurulamayacağı, bunun da 1983’ten beri süren liberalleşme politikalarına ters bir durum ortaya çıkarıp çıkarmadığı” sorumuza ise Yıldız, “Güzel bir soru. Enerji sektörü serbestleşecek. Finans modelinde alım garantilerinin verilmiş olması ayrı bir finans modelinin farklı bir tarzıdır. Sizin oradan üretilen elektriği alacak olmanız finansörler için yeterli bir sebeptir. Aynı zamanda kamu ağırlığı olmayacak bir nükleer modeli düşündüğümüz için serbestleşmede herhangi bir engel teşkil etmeyecektir” yanıtını verdi.

Soruma Sayın Yıldız'ın verdiği bu yanıt beni pek tatmin etmedi açıkçası...

Greenpeace artik anlasa...

Enerji Bakanı Taner Yildiz'in Greenpeace'i ziyaret etmesi gercekten harika bisey mi? En cevreci basbakandan sonra bir de en demokrat enerji bakanimiz mi oludu?

Greenpeace'in Enerji Bakanı Taner Yildiz'in ziyareti sirasinda, "ikna edemediyseniz ikna olacaksiniz, nukleer ile yasamaya haziriz" gibi cumlelere EVINDE sahne olmasinin ardindan apolitik cevreciligin bizi nereye goturecegini gormeye baslamistir diye bosuna umudediyorum. Neymis? Ikna edemediysek ikna olacakmisiz. Yani en inatci kim cikarsa onun dedigi olacak. Oyle ya, en uzun sure ikna edilemeyenin dedigi olacak bu mantiga gore. Bakan Bey merak etmesin, nukleere ikna olmayacak, cesedimi cignemeden asla diyen radyoaktivistler taniyorum. Inada bindi mi is, anti-nukleer davanin kazanmama sansi yok. Saka bi yana, ikna edemediyseniz ikna olacaksiniz demek sizin siyasi bir durusunuz yok demek. Enerji (D)evrimi Raporunda D'yi parantez icine alma mecburiyeti hisseden Greenpeace de kendisiyle ilgili az cok boyle dusundugunden zor bir tercih yapmak zorunda kalabilir. (hukumetin neo-liberal ekonomik tercihlerini elestirmek yerine hem ekonomiyi hem iklimi kurtarmanin yollarini ariyor bu rapor). Bakanin sozlerinin geri kalani Greenpeace'i nasil icsellestirmeyi planladiklarina dair bir ipucu veriyor. Ben de bunu mantiksal uc noktasina itersek ne olur bi yazayim dedim:

Anlasilan bir cok STKnin (yada hukumeti destekleyen STKnin) da icinde bulunma ihtimali olan bir heyet olusturulacakmis. Acaba Greenpeace katilir mi diye endise ediyorum. Senelerdir bu gibi "katilmci" heyetlerin neo-liberal politikalari nasil hakli cikardigini goruyoruz: Once Greenpeace (ve diger bir dolu AKPci STK) davet edilir (hatta isteyen herkes davet edilir kimi zaman), sonra uzuuuuuuun tartismalar yapilir: bu tartismalar medyaya surekli olarak yansitilir, bazen secici ve bazen de carpitilmis sekilde. En sonunda da bir oylama yapilir belki, ya da konsensusa ulasmak bile denenebilir: Bu noktada Greenpeace'in stratejisi onem kazanir: Eger uyumlu olur ve "evet biz farkli dusunuyoruz, ama cogunlugun fikrine saygimiz var" diyecek ve nukleere yol verecek olursa demokrasi sampiyonu ve basimizin taci edilecektir. Ancak, hayir kardesim, ben nukleere "ASLA! ASLA! ASLA!" diyorum diyecek olursa demokrasi dusmani ilan edilecek. Sonuc, Greenpeace her durumda sayginligini kaybedecek, ustelik nukleer davayi kaybetmemiz icin hukumetin attigi onemli adimlardan biri gerceklesmis olacak.

Sorun su ki, ASLA! ASLA! ASLA! demek / diyebilmek kolay degil: Greenpeace 1 milyon imzaya erisirse bakanligin bunu gormezden gelemeyecegini soyluyor. Yani gucunu destekci sayisindan aldigini ifade ediyor, siyasi durusunun radikalliginden degil. (Elbette Greenpeace ilk kuruldugunda cok daha radikal ve siyasi durus olarak da bu gibi liberal soylemlerden kacinan bir orguttu ama bu zaten cevre-yesil hareket ekseninde fazlaca konusulup artik uzerine soylenecek birsey kalmamis bir konu.) Bu soylem degisikligi onu bakanligin bu varsaydigim stratejisine karsi savunmasiz birakiyor.

Bakanin bu ziyareti, umalim ki Greenpeace'i iade-i ziyarete mecbur hissettirmesin, yada bu iade bakanlikta bi eylem seklinde gerceklessin... Ne de olsa ayni Enerji Bakani onlarca komur santrali ve HES de acmak istiyor. ;)

Saturday, November 21, 2009

Another setback on Turkey's nuclear dream

The Akkuyu nuclear power plant tender has been cancelled.

Ozgur Gurbuz / 20 November 2009

Union of Chambers of Turkish Engineers and Architects (TMMOB) had gone to the higher court (State Council) and opposed to the regulation of the nuclear tender. 10 days ago, State Council took a decision in favor of the TMMOB and decided to declare a motion of stay on those 3 articles. Today, TETAS (Turkish Electricity Trade and Contracting Corporation) announced the cancellation at the end of the dispute. They must have seen that the current bid was going no where but to a difficult court battle.

There was a single consortium in the current bid (Atomstroyexport, Inter Rao and Park Teknik from Turkey) which offered a price of 21 cent per kWh, then lowered it to 15 cent per kWh to sell electricity. The price was also found high in Turkey and got many criticisms. I do not think the current government will give up of its nuclear dreams but have a difficult time to change the regulation and find new bidders for the possible new tender. If they insist, there is also a price hurdle, the new offered price must be lower than 15 cent per kWh otherwise the government will have an explanation to the public on why they did not accept the previous bid.

Good news for the anti nuclear activists and the environmentalists, bad news for the government and nuclear supporters. Turkey, one of the sunniest, windiest country of Europe, with lots of energy efficiency and geothermal potential is remain to be a nuclear free state as environmentalists wished and campaigned for a long time.

MUJDE!


Mersin Akkuyu’da nükleer santral yapımı için çıkılan ihale iptal edildi.

Danıştay’ın yönetmeliğin bazı maddeleri için verdiği yürütmeyi durdurma kararının ardından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı temyize gitmedi, bunun yerine ihale sonucuna ilişkin raporu Türkiye Elektrik Ticaret Anonim Şirketi’ne iade etti.

İhale TETAŞ Yönetim Kurulu toplantısının ardından resmen iptal edildi.

TETAŞ Genel Müdürü Hacı Duran Gökkaya’nın imzasıyla yapılan yazılı açıklamada, iptalin şartnamenin 31. maddesi doğrultusunda gerçekleştirildiği bildirildi.

Greenpeace"ten nukleer tetris

Friday, November 06, 2009

Sonunda!

Cumhurbaşkanı Gül'den Zere'ye af

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Güler Zere ile birlikte Nurettin Ateş, Şirin Aydın ve Fehmi Akar’ın cezalarını kaldırdı.

Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada şöyle denildi: "Sayın Cumhurbaşkanımız, dosyaları Adalet Bakanlığınca gönderilen Nurettin Ateş’in felçli olduğunun; Şirin Aydın’ın vücudunun sol tarafını kullanamadığının ve ihtiyaçlarını tek başına karşılayamadığının; Fehmi AKAR’ın istemsiz hareketler yaptığının ve desteksiz ayakta duramadığının; Güler Zere’nin ise kanser olduğunun hastaneler ve Adlî Tıp Kurumu 3 üncü Adlî Tıp İhtisas Kurulu tarafından tespit edilmesini ve bu Kurumlarca düzenlenen raporlarda belirtilen ayrıntılı tıbbi bulguları dikkate alarak, Anayasanın 104 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde sözü edilen ‘sürekli hastalık’ sebebi ile ilgililerin kalan cezalarını, söz konusu madde uyarınca kaldırmışlardır."

Wednesday, November 04, 2009

GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !

3 Kasım 2009 -GDO-KP İzmir Basın Açıklaması

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.

Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.

Bu çerçevede;

1 – Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;

•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.

•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.

Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarının yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.

2 – Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;

•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.

•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.

•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.

Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel – kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.

Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Akademik odaların GDO'lu ürün tepkisi

Gıda Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Başkanı Serkan Durmuş, GDO'lu ürünlerin serbest bırakılmasının toplum sağlığını ciddi şekilde tehlikeye sokacağını belirtti.

TMMOB Bursa İKK ile GDO'ya hayır platformu Bursa bileşenleri tarafından düzenlenen basın toplantısında konuşan Gıda Mühendisleri Bursa Şubesi Başkanı Serkan Durmuş, GDO'ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmadığına dikkati çekerek, "Hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya koyulurken, biyo-çeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmış bu ürünlerin bir yönetmelik çıkarılarak kullanım serbestisi getirilmesini kabul etmek mümkün değildir. GDO'lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO'lar zararlı ve bu sebeple bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO'ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO'ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır. Getirilen düzenlemeyle "GDO'suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO'suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağının" belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır" dedi.

Türkiye'nin hiçbir GDO'ya ve ürününe gereksinimi olmadığının altını çizen Durmuş, "GDO'lar açlığa çare değildir. Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir. GDO'lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir. Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmalarına girmektedir. Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır. Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde, GDO'lu ürünlere Türkiye'nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel ,kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır" şeklinde konuştu.

Tuesday, October 20, 2009

hafifledim...

İşte açılım buna denir!
Ümit Şahin, Yeşil Gazete

Biraz önce Silopi’den Türkiye’ye giriş yapan bütün PKK’lilerin serbest bırakıldığı haberi geldi. Bu harika bir haber… İşte açılım diye buna denir!

Bu olayın neden bu kadar büyütüldüğü, gelenlerin örgüt üyesi oldukları belli olduğu halde nasıl serbest bırakıldıkları, devletin nasıl olup da örgüte propoganda imkanı sağladığı, bugün bu militanları bırakan devletin yarın kimbilir kimleri serbest bırakacağı gibi yorumlar uçuşup duruyor etrafta.

Bu son olay kamuoyunun barışa devletten daha hazırlıksız olduğunu ortaya koyan ilginç bir örnek oluşturdu. Medya, yorumcular ve sokaktaki insan (en azından büyük bir bölümü diyelim) olup bitene bir anlam veremiyor. Ezberler fena halde bozuldu. Bugün MGK’den süreci destekleyen bir bildiri çıkınca ezberleri iyice bozulacak insanların, ama sonra devletin bu yeni duruşuna alışacaklar.

Bu noktada söylenmesi gereken şey, bugün yaşanan olayın neden bu kadar önemli olduğu. Bunu anlayabilirsek arkası daha hızlı gelebilir.

Kürt sorununun 30 yıllık haline dönüp bir bakın. Kürt hareketine teslim olmakla savaşmak dışında bir seçenek bırakılmıyordu. Üstelik her şey bir karşılıklı dezenformasyon ve propoganda bulutunun ardında yaşanıyordu. Bugüne dek olup biten bütün görüşmeler, daha önce sürece tanık olmuş gazetecilerin aktardığı gibi, bugünkünden farklı olarak tamamen kapalı kapılar arkasında oldu.

Devlet önceden de PKK ile görüştü, önceden de pazarlık yaptı, ateşkesler ve benzeri gelişmeler rastgele yaşanmadı. Ama bütün bu pazarlık süreci hep kamuoyuna yanlış bilgiler verilerek ve her an her şey yalanlanabilir bir şekilde yapıldı. Nitekim bütün bu girişimler hep bir yerlerden sabote edildi.

Şu anda olanlar ise herkesin gözünün önünde yaşanıyor. Yani bütün taraflar bundan sonra olabilecek aksi bir durumda kamuoylarına hesap vermek durumunda kalacak ve yalan söyleyemeyecekler.

Çünkü devlet bir grup PKK militanının özel bir proje kapsamında ve örgüt liderinin talimatı doğrultusunda “silahları bırakıp” gelmesine tüm gözler kendilerine dönükken “evet” dedi. Üstelik bir grup bağımsız gözlemcinin de tanıklığında saatlerce süren bir sorgu süreciyle bu kişilerle “masaya oturdu”. Herşey kameraların ve kamuoyunun “rahatsız nazarlarının” altında gerçekleşti. Devlet önceden sadece ölü ele geçirebildiği veya işkence ederken diyalog kurduğu insanları bu kez suçunu itiraf ettirmek için değil barış adına “sorguladı”.

PKK militanları da kendi yurttaşı oldukları ülkenin devlet görevlileriyle ilk kez savaşmak veya teslim olmak dışında bir seçenekle, barış hakkında konuşmak için ve silahlarını kendi istekleriyle bırakarak karşı karşıya geldiler. Pazarlıklar oldu, geri adımlar, ileri adımlar, gerilimler yaşandı, ama en sonunda 30 yıldır hayal edilemeyen bir durum ortaya çıktı.

Dolayısıyla bugün hem Kürt sorunu, hem Türkiye devletinin gelenekleri, hem de Kürt hareketinin alışkanlıkları açısından yeni bir gündür.

Yani kim ne derse desin, bu büyük bir adımdır. Şimdi bize düşen, bu tür somut adımların arkasını getirecek her kim olursa olsun, arkasında olmaktır.

Komplo teorileriyle oyalanmadan, ideolojik ezberlerimizi tekrarlamadan, işin arkasında dış güç aramaca oyunuyla kendimizi tatmin etmeden, bunu yapan iktidar bizden değil, o zaman muhalefet etmeliyiz deyip kendi zekamıza hakaret etmeden, şiddeti reddetmeyen ve asker üniformasıyla gelen bir grubun yapabileceği propagandadan hiç mi hiç rahatsız olmadan, barış için atılan her adımı kayıtsız koşulsuz desteklemeliyiz.

Şimdi sıra Kürtçe’nin önündeki bütün engellerin kaldırılmasında… Siz bir de yer isimlerini geri verin, Kürtçe eğitime başlayın, belediyelerde Kürtçe hizmetin önünü açın, bakın arkası nasıl çorap söküğü gibi gelecek.

Çok uçuyorsun demeyin lütfen. Bu ülkede iyimser bir yazı yazmak, hele ki bu iyimserliğin bir tarafında muhafazakarlığın ve militarizmin felç ettiği Türkiye devleti varsa, hiç alıştığımız bir şey değil.

Gelin bugünün keyfini çıkaralım…

Friday, October 16, 2009

Aptallık Çağı Fragman from Greenpeace Akdeniz on Vimeo.




Franny Armstrong'un yönettiği, Pete Postletwalte'ın başrolünü oynadığı Aptallık Çağı (Age of Stupid), 2055 yılında yaşayan bir adamın kendi ağzından anlattığı hikayeyi konu alıyor. Fırsatımız varken iklim değişimini neden durdurmadığımızı sorgulayan film, dünyanın yardım çığlıklarını duymazdan gelen insanların yaşadığı bir çağı ve sonunda pişmanlığı gözler önüne seriyor.

16 Ekim’den itibaren İSTANBUL Beşiktaş Kültür Merkezi'nde

24 Ekim’de ANKARA Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde

Thursday, October 15, 2009

Blog Action Day 2009: Towards Copenhagen Summit

The Greens of Turkey started the campaign.

Turkiye Yesilleri kampanya baslatti.

Yeşiller, iklim değişikliği eylem planını açıklıyor… KopEnhag için, harekete geçin diyerek iklim değişikliği kampanyasını başlatıyor…

Yer: Taksim Gezi Parkı merdivenleri

17 Ekim Cumartesi, Saat 12:30



Wednesday, October 14, 2009

FOURTEEN CHARACTERISTICS OF FASCISM (compare it with Turkey!)

Dr. Lawrence Britt, a political scientist, wrote an article about fascism which appeared in Free Inquiry magazine, a journal of humanist thought. Dr. Britt studied the fascist regimes of Hitler (Germany), Mussolini (Italy), Franco (Spain), Suharto (Indonesia), and Pinochet (Chile). He found the regimes all had 14 things in common, and he calls these the identifying characteristics of fascism. The article is titled "Fascism Anyone?," and appears in Free Inquiry’s Spring 2003 issue on page 20.

The 14 characteristics are:

1.. Powerful and Continuing Nationalism – Fascist regimes tend to make constant use of patriotic mottos, slogans, symbols, songs, and other paraphernalia. Flags are seen everywhere, as are flag symbols on clothing and in public displays.

2.. Disdain for the Recognition of Human Rights – Because of fear of enemies and the need for security, the people in fascist regimes are persuaded that human rights can be ignored in certain cases because of "need." The people tend to ‘look the other way’ of even approve of torture, summary executions, assassinations, long incarcerations of prisoners, etc.

3.. Identification of Enemies/Scapegoats as a Unifying Cause – The people are rallied into a unifying patriotic frenzy over the need to eliminate a perceived common threat or foe; racial, ethnic or religious minorities; liberals; communists; socialists; terrorists, etc.

4.. Supremacy of the Military – Even when there are widespread domestic problems, the military is given a disproportionate amount of government funding, and the domestic agenda is neglected. Soldiers and military service are glamorized.

5.. Rampant Sexism – The government if fascist nations tend to be almost exclusively male-dominated. Under fascist regimes, traditional gender roles are made more rigid. Opposition to abortion is high, as is homophobia and anti-gay legislation and national policy.

6.. Controlled Mass Media – Sometimes the media is directly controlled by the government, but in other cases, the media is indirectly controlled by government regulation, or through sympathetic media spokespeople and executives. Censorship, especially in wartime, is very common.

7.. Obsession with National Security – Fear is used as a motivation tool by the government over the masses.

8.. Religion and Government are Intertwined – Governments in fascist nations tend to use the most common religion in the nation as a tool to manipulate public opinion. Religious rhetoric and terminology is common from government leaders, even when the major tenets of the religion are diametrically opposed to the government’s policies or actions.

9.. Corporate Power is Protected – The industrial and business aristocracy of a fascist nation often are the ones who put the government leaders in power, creating a mutually beneficial business/government relationship and power elite.

10.. Labor Power is Suppressed – Because the organizing power of labor is the only real threat to a fascist government, labor unions are either eliminated entirely or are severely suppressed.

11.. Disdain for Intellectuals and the Arts – Fascist nations tend to promote and tolerate open hostility to higher education, and academia. It is not uncommon for professors and other academics to be censored or even arrested. Free expression in the arts is openly attacked, and governments often refuse to fund the arts.

12.. Obsession with Crime and Punishment – Under fascist regimes, the police are given almost limitless power to enforce laws. The people are often willing to overlook police abuses, and even forego civil liberties, in the name of patriotism. There is often a national police force with virtually unlimited power in fascist nations.

13.. Rampant Cronyism and Corruption – Fascist regimes almost always are governed by groups of friends and associates who appoint each other to government positions, and who use governmental power and authority to protect their friends from accountability.

14.. Fraudulent Elections – Sometimes elections in fascist nations are a complete sham. Other times elections are manipulated by smear campaigns against (or even the assassination of) the opposition candidates, the use of legislation to control voting numbers or political district boundaries, and the manipulation of the media. Fascist nations also typically use their judiciaries to manipulate or control elections.

Tuesday, October 13, 2009

Elinor Ostrom breaks the Nobel mould

The economics profession needs to be shaken up. Ostrom's Nobel prize should encourage us to take a fresh approach
Kevin Gallagher,guardian.co.uk,
13 October 2009


The economics profession is in such disarray that one of the Nobel prizes in economics this year went to political scientist Elinor Ostrom – the first woman to be awarded the economics prize. This is an excellent choice (in any year) not only because of what Ostrom has contributed to social theory but also because of how she goes about her work.

In a nutshell, Ostrom won the Nobel prize for showing that privatising natural resources is not the route to halting environmental degradation.

In most economics classes the environment is usually taught as being the victim of the "tragedy of the commons". If one assumes, like many economists do, that individuals are ruthlessly selfish individuals, and you put those individuals onto a commonly owned resource, the resource will eventually be destroyed. The solution: privatise the commons. Everyone will have ownership of small parcels and treat that parcel better than when they shared it.

Many environmental experts also reject the tragedy of the commons argument and say the government should step in.

Ostrom says the government may not be the best allocator of public resources either. Often governments are seen as illegitimate, or their rules cannot be enforced. Indeed, Ostrom's life work looking at forests, lakes, groundwater basins and fisheries shows that the commons can be an opportunity for communities themselves to manage a resource.

In her classic work Governing the Commons: The Evolution of Institutions for Collective Action, Ostrom shows that under certain conditions, when communities are given the right to self-organise they can democratically govern themselves to preserve the environment.

At the policy level, Ostrom's findings give credence to the many indigenous and peasant movements across the developing world where people are trying to govern the land they have managed for centuries but run into conflict with governments and global corporations.
Some economists on the frontier of their discipline have started to use Ostrom's insights in their work, [... and found] that communities should be paid for their services, since they can sometimes do a far better job than government or corporations at managing resources. Indeed, "payment for environmental services" has become a buzzword in development circles. Now even the World Bank has a fund for PES schemes across the world. [...]

Sunday, October 11, 2009

Anne ben Nikesist oldum

Taraf 10.10.2009
Kişisellik nasıl haberleştirilir, haber nasıl kişiselleştirilir. Çakma Nike, çakma eylem, çakma gazetecilik...

Birinci tekil şahıs kullanarak haber yapmak...
Başıma ne geldiyse annemin sözünü dinlemediğim için geldi. Başıma gelenlerin en acımasız olanı onun tahta topuklu siyah terliğidir.

Biz yeni kuşak, pabuç fırlatmakta anneler kadar mahir değiliz. Anneler o terlikleri senelerce nasıl isabet ettirdiler. Güdümlü füze gibiydi, koridoru döner ensene yapışırdı.
Haftalardır imzalı haber çıkarmıyordum. Annemi, kendimi ve ülkemi düşündüm (Elveda Lenin). Ben de bir editörüm, ben de açıköğretim öğrencisiyim, ben de 20’li yaşlardayım, benim BirGün editöründen neyim eksikti ki?

Çakma Nike: Anti kapitalizm sembolü

Bir odaya kapandım. Selçuk Özbek’in videolarını seyrettim. Bir hafta terasta atış talimi yaptım. Annemin tekniğiyle BirGün editörünün tekniğini birleştirdim. Bütün konsantrasyonu topladım ve ayakkabı fırlatarak haber yapabileceğime kanaat getirdim.

Geçmişe bir çizgi çekmek lazımdı: s(Nike... Ait olduğum bütün gruplarla vedalaşmam lazımdı. Yeşiller Partisi eş sözcüsü Bilge Contepe’yi aradım. İstifa etmek istediğimi söyledim.
Bilge Hanım; Çiçekle böcekle parti mi olur, sizin dünyayı değiştireceğiniz falan yok, alacan ayakkabıyı çatırt diye dayıyacan IMF başkanının alnına, eylem budur!

Bilge hanım beni dinledi. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra soyu tükenmekte olan kutup ayılarını anlattı. Sonra yine... Sonra yine...

Göz kapaklarım ağırlaştı. Kendimi çölde hissettim. Aklıma bahtsız bedevi geldi.
Laf aylardır ödemediğim aidatlara gelince konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım. Sonra Genç Siviller’den Turgay Oğur’u aradım.

Alo, Turgay? Herhangi bir şeyin başkanına Converse fırlattığını gördük mü? Yemeyin beni kardeşim. Sorosçusunuz siz.

Turgay ‘Converse bizim hiçbir eylemimize katılmadı. Fena halde ulusalcı olduklarından şüpheleniyorum’ gibi çarpıcı bir iddiayla beni durdurdu. ‘Converse Milliyetçiliği’ gibisinden bir kavram ortaya attı. Liberalize edilerek, yumuşatılmaya çalışıldığımı hissettim. Turgay’ın peşpeşe salladığı ikna darbelerinden nevrim dönünce konuşmayı bitirmek gereken ânı keşfettim ve telefonu kapattım.
Aksaray’a gidip çakma Nike satan dükkanları dolaştım. Nike satışlarında bir artış olmamış. Zaten bu halk bizi anlamıyor.

Aksaray’da ‘Settar’ diye çakma Nike satan bir adam var. Burada aradığım ‘çakma suç aletine’ rastladım. Settar, ‘25 lira ama sana 20 olur’ dedi. 20 olmaz dedim. Bu ayakkabı çakma Nike. Anti kapitalizm sembolü. Meta haline getiremezsin. Pazarlık konusu yapamazsın. 25 lirayı çıkarıp masasına bıraktım. Üçün beşin hesabını yaparak eylemimi kirletmek istemedim. Settar, sosyal içerikli bir film karesi gibi yüzüme baktı. Çav bella, diyerek yanından uzaklaştım.

Lenin, Castro, Maradona ve Özbek

“Ben gazeteciyim. Bir maniniz yoksa salonunuza gireceğim, ayakkabı fırlatmak istiyorum” diyemezdim. Her şeyi illegal yollardan yapmam lazımdı. Bilgi Üniversitesi öğrencisi olan Alaz Kuseyri adlı arkadaşımı ayarladım. Alaz’a eylem planını anlattım. Sükûnetle dinledi. Sonra Alaz’ın dudaklarından iki kelime döküldü: Yusuf, Yusuf... Bir devrimcinin insanları ikna etmek için kullanması gereken en can alıcı cümleyi söyledim: Her şeyi biliyorsun, artık sen de bu işin içindesin. Bir ara güvenlikle göz göze gelince ‘ulan acaba’mı diye içinden geçiriyorsun. İtalyan işçi sınıfı marşını mırıldandık, birbirimize cesaret verdik, içeri girdik.

Bilgi Üniversitesi acayip bir yer. Erotik içerikli 900’lü hatlardan kazanılan paralarla kurulmuş. Girişte döşemelerin bolşevik kızılına boyalı olduğunu fark ediyorsun. Salona çıkan kırmızı parke kaplı koridorlarında yürürken hezeyanlı bir politizme gark oluyorsun. Gözümün önünden Lenin, Bolivar, Castro ve Maradona’nın geçtiğini gördüm. Bir kapıda Stalin, bir kapıda Troçki duruyordu (lan, yine mi İstanbul’dasın). İki çift ayakkabı ve tarihsel bilinç taşıyarak salona varmıştık.

Baklava desenli çorap ve eylem

Ayakkabı fırlatmak istiyorsan bilmen gereken şeyler var. Belini 15 derece sola çevirerek ve çeyrek daire çizerek fırlatman gerekiyor. Dizleri bükmeyeceksin. Derin nefes alarak. Biiir, iki...
Açıkçası BirGün editörünün bu kadar yakın mesafeden o ayakkabıyı isabet ettirememesini anlayamadım. Benim tezim, ayakkabıyı sıkı tutamadı ve elinden kaydığı için istediği atışı yapamadı. Nitekim ilk denememde belirlediğim noktanın da uzağına salladım ayakkabıyı. Arkadaki panoya çarptı.

Çoraplara dikkat etmek lazım. Ben baklava desenli çorapla bayağı zorlandım. Bir kere o çorabı kimsenin görmemesi için ortamdan uzaklaşmak istiyorsun. Ayrıca diğer tekini fırlatmayınca koşmak da zor oluyor.

BirGün editörünün oturduğu koltukla sahne arasında 12 metre uzaklık var. Ayakkabı IMF Başkanı’nın bulunduğu noktaya 1.5 saniyede ulaşıyor. (Hepsini araştırdım). İdeal bir ayakkabı fırlatma eyleminin hızını “Hız eşittir yol bölü zaman” formülüne göre hesapladığımızda ayakkabının hızını 28.8 km/sa olarak tesbit ediyoruz.

Her yönüyle incelediğim bu eylemde, bir ayakkabı fırlatma eylemcisinin psikolojisine ilişkin söylemem gereken şeyler var: İllegalite iştah açıcıdır, böyle bir sofra dururken gazetecilik yapmaya gerek yoktur. Öte yandan...

Biliyorum IMF cici bir şey değil. Dünya, Lidya’nın ahına teslim olmasaydı keşke. Fikir de güzeldi, amenna. Ne var ki, çoğunluğu sarmadı bu eylem. Köşe yazarları üstünü çizdi. Sokak çoktan unuttu gitti. Daha ‘bizden’ eylemler bekleyenler oldu. Ne diyordu Ecevit’e yazar kasa fırlatan protestocu esnaf: “Sayın başbakanım! Al! Ben bir esnafım, ben bir esnafım!” Ayakkabı protestocusu da böyle ‘bizden’ bir eylem yapsaydı. Donunu çıkarıp fırlatsaydı. Donumuza kadar soydunuz bizi deseydi. Daha yerel bir şeyler kullansaydı. Sümerbank ayakkabı, Olivetti kasa, Anayasa kitapçığı...
Fikir iyi gibiydi, ama sonuçta görünüyor ki, bu ayakkabı eylemi pek de isabetli olmadı.
Eylemi bitirmek gereken ânı keşfettim ve haberi kapattım.

Not: Turgay Oğur’a ve Bilge Contepe’ye engin hoşgörüleri için teşekkür ederim.

Thursday, September 24, 2009

Singer Leonard Cohen Caught Up in Israeli-Palestinian Rift


By Howard Schneider, Washington Post Foreign Service, September 24, 2009

Singer-poet Leonard Cohen's first concerts for Israelis weren't in Israel. They were for troops in the then-occupied Sinai Peninsula of Egypt, part of a morale-boosting tour that the Montreal native gave during the 1973 Yom Kippur War.

Thirty-six years later, for what has been billed as the Concert for Reconciliation, Tolerance and Peace, the 75-year-old grandfather of angst-pop is again embroiled in the Arab-Israeli conflict. This time he is the target of a boycott campaign that aims to discourage artists, singers, writers and others from performing or touring in Israel.

As he went onstage Thursday night in a 45,000-seat soccer stadium near Tel Aviv, it was to accusations that he had betrayed his humanist and Buddhist principles to "a kind of validation" of Israel's occupation of the West Bank, said Shir Hever, an economist and activist with the Alternative Information Center, a group opposed to Israel's policies toward Palestinians.

Though proceeds of the show already were intended for a Palestinian-Israeli reconciliation fund started for the occasion by Cohen, the singer also decided over the summer to balance the schedule with a much smaller companion concert in the West Bank city of Ramallah. "He was mindful of the conflict" when he decided to perform here after a long absence, said manager Roger Kory. The Ramallah concert came under fire as a "pity performance" and was canceled.

"Idiotic" said Ron Pundak, an Israeli negotiator at the Oslo peace talks in the 1990s and a board member of the fund Cohen established. At a reception before the concert, members of the mainstream Israeli peace movement criticized what they regard as fringe groups trying to undercut cooperation between Israelis and Palestinians.

But it was Cohen who "missed the point," Hever said. "Palestinians don't want appeasement, they want recognition of their rights." Israelis "point out the willingness of people like Madonna and Leonard Cohen to give shows as a sign that Israel is normal, like a European country. It evades responsibility."

"I had no idea it would be so difficult to do something simple and good," Kory said on the eve of the concert. The charity benefiting from the show was designed around Cohen's desire to help Palestinians and Israelis who have lost family members in the conflict and are working toward reconciliation -- the type of "transcendence," Kory said, that Cohen often talks about in his songs and poetry.

Boycotts are nothing new in Israel. The Arab League has had one in place for decades and even countries such as Egypt and Jordan, which have made peace with their neighbor, have been reluctant partners. The absence of war on those borders has not translated into the type of "normalization" that President Obama is trying to advocate for the region.

But a scattered collection of grass-roots boycott efforts, organized here and abroad by Israelis, Palestinians and others, have scored enough recent successes that it has registered with Israeli businesses and politicians. Those activists, for example, have pushed Europeans to enforce restrictions against supporting West Bank settlements. Alongside a recent United Nations Human Rights Council report on last winter's war in the Gaza Strip, Israeli officials have stepped up diplomatic and other efforts to push back against what they see as a challenge to the country's standing around the world.

In the aftermath of the Gaza War, a survey by the Manufacturers Association of Israel found that some 20 percent of its members said their business had been affected by overseas efforts to boycott Israeli products. Norway recently ordered a government-held investment fund to sell about $5 million of stock in Israeli high-tech company Elbit Systems because the firm has supplied surveillance equipment for the security barrier running around and through the West Bank. A college located in the West Bank city of Ariel was kicked out of a solar architecture competition in Spain.

Cohen was, by the standards of such things, a significant target. A Jew but not an Israeli, his body of work is more deeply philosophical and his outlook more universalist than that of, say, Madonna, who blithely wrapped herself in the Star of David flag during her recent concerts here, dined with top Israeli politicians, and kept the profits as well. Her shows over the summer, along with recent appearances by artists including Depeche Mode and Lady Gaga have added to the sense that Israel has become a more regular part of the world concert scene.

But Cohen has a special place, and Kory said the politics surrounding his show here registered deeply and almost forced a cancellation.

The singer is a bit of a national obsession. The counterculture favorite "First We Take Manhattan" and renditions of the anthemic "Hallelujah" are radio staples. Despite the controversy, Cohen's concert Thursday, which was part of an extensive world tour, sold out quickly.

There is no doubt, Kory said, that Cohen's Jewish heritage and connection with Israel have influenced his work, but his decision to perform is meant to send a broader message of its own.

"How can you boycott a good heart like Leonard Cohen?" said Ali Abu Awwad, a West Bank resident whose brother was killed by Israeli forces and who now works on reconciliation efforts. "We have loss and pain but still believe in peace and reconciliation. We come without labels to talk in one voice. It's not our destiny to keep dying."

QuoTE of THe DAY

"Of all tyrannies, a tyranny sincerely exercised for the good of its victims may be the most oppressive. It would be better to live under robber barons than under omnipotent moral busybodies. The robber baron's cruelty may sometimes sleep, his cupidity may at some point be satiated; but those who torment us for our own good, torment us without end, for they do so with the approval of their own conscience."
C.S. Lewis (1948) God in the Dock