FEUDALISM: You have two cows. Your lord takes some of the milk.
PURE SOCIALISM: You have two cows. The government takes them and puts them in a barn with everyone else's cows. You have to take care of all of the cows. The government gives you as much milk as you need.
BUREAUCRATIC SOCIALISM: You have two cows. The government takes them and put them in a barn with everyone else's cows. They are cared for by ex-chicken farmers. You have to take care of the chickens the government took from the chicken farmers. The government gives you as much milk and eggs as the regulations say you need.
FASCISM: You have two cows. The government takes both, hires you to take care of them and sells you the milk.
PURE COMMUNISM: You have two cows. Your neighbors help you take care of them, and you all share the milk.
RUSSIAN COMMUNISM: You have two cows. You have to take care of them, but the government takes all the milk.
CAMBODIAN COMMUNISM: You have two cows. The government takes both of them and shoots you.
DICTATORSHIP: You have two cows. The government takes both and drafts you.
PURE DEMOCRACY: You have two cows. Your neighbors decide who gets the milk.
REPRESENTATIVE DEMOCRACY: You have two cows. Your neighbors pick someone to tell you who gets the milk.
BUREAUCRACY: You have two cows. At first the government regulates what you can feed them and when you can milk them. Then it pays you not to milk them. Then it takes both, shoots one, milks the other and pours the milk down the drain. Then it requires you to fill out forms accounting for the missing cows.
PURE ANARCHY: You have two cows. Either you sell the milk at a fair price or your neighbors try to take the cows and kill you.
LIBERTARIAN/ANARCHO-CAPITALISM: You have two cows. You sell one and buy a bull.
SURREALISM: You have two giraffes. The government requires you to take harmonica lessons.
Friday, August 14, 2009
Politics Explained
Tuesday, August 11, 2009
Ezra Nawi will be trialed again...
The Jewich Voice for Peace would like to continue their support for Nawi: You can sign the petition here and find further info here.
Sunday, August 02, 2009
Endgame'in Önermeleri
Kaynak: EndgameBirinci Önerme: Uygarlık sürdürülebilir değildir ve asla sürdürülebilir olamaz. Bu aynı şekilde endüstriyel uygarlık için de geçerlidir.
İkinci Önerme: Geleneksel topluluklar, yok edilmedikleri sürece topluluklarının dayandığı kaynakları çoğu kez gönüllü bir şekilde satmaz veya terk etmezler. Ayrıca diğer kaynakların – altın, petrol, vs. – çıkartılabilmesi için topraklarına zarar verilmesine isteyerek izin vermezler. Bu kaynakların çıkartılmasını isteyenler, bu nedenle, geleneksel toplulukları yok etmek için ellerinden gelebilecek her şeyi yaparlar.
Üçüncü Önerme: Yaşam tarzımız – endüstriyel uygarlık – ihtiyaçlara dayanır. Devamlı ve yaygın şiddet olmadan çok hızlı bir şekilde çökecektir.
Dördüncü Önerme: Uygarlık açık bir şekilde tanımlanmış ve yaygın olarak kabul edilmiş ancak çoğu kez açıkça ifade edilmemiş hiyerarşiye dayanır. Hiyerarşide üstte olanların alttakilere uyguladığı şiddet hemen hemen her zaman görünmez, yani, fark edilmezdir. Fark edildiğinde ise, tümüyle rasyonelleştirilir. Hiyerarşinin altında yer alanların üsttekilere uyguladığı şiddet düşünülemez. Bu şiddet gerçekleştiğinde ise şok, korku ve kurbanların fetişleştirilmesiyle ilişkilendirilir.
Beşinci Önerme: Hiyerarşide üstte olanların mülkiyeti alttakilerin yaşamlarından daha değerlidir. Hiyerarşinin üstündekilerin, hiyerarşinin altındakileri yok ederek veya hayatlarını ellerinden alarak kontrol ettikleri mülkiyet miktarını arttırmaları – alışılmış dilde, para kazanmaları – kabul edilebilir. Buna üretim denir. Alttakiler üsttekilerin mülkiyetine zarar verirse, üsttekiler alttakileri öldürebilir veya hayatlarını yok edebilir. Buna adalet denir.
Altıncı Önerme: Uygarlık ıslah edilemez. Bu kültür makul ve sürdürülebilir bir yaşam tarzına doğru gönüllü bir şekilde dönüşüme uğramayacaktır. Eğer onu durduramazsak, uygarlık insanların büyük çoğunluğunu perişan hale getirecek ve (uygarlık, ve de muhtemelen gezegen) çökene kadar gezegenin dengesini bozmaya devam edecektir. Bu bozulmanın etkileri uzun bir süre insanlara ve insan olmayan varlıklara zarar vermeye devam edecektir.
Yedinci Önerme: Uygarlığın çökmesini ne kadar çok beklersek – veya uygarlığı kendimiz alaşağı etmeden önce ne kadar çok beklersek – çöküş o kadar daha savruk olacaktır. Bu sürede ve daha sonrasında yaşayan insanlar ve insan olmayan varlıklar için her şey çok daha kötü olacaktır.
Sekizinci Önerme: Doğal dünyanın gereksinimleri ekonomik sistemin gereksinimlerinden çok daha önemlidir.
Sekizinci Önermenin başka bir şekli: Dayandırıldığı doğal topluluklardan yararlanmayan tüm ekonomik veya sosyal sistemler sürdürülemez, ahlâksız ve aptalcadır. Sürdürülebilirlik, ahlâk ve akıl (ve de adalet) bu tarz ekonomik ve sosyal sistemlerin parçalanmasını, ya da en azından topraklarınıza zarar verilmesine engel olunmasını gerektirir.
Dokuzuncu Önerme: Açıkçası her ne kadar bir gün günümüzdekinden çok daha az insan olacaksa da, nüfustaki bu azalmanın meydana gelebileceği (ya da bu dönüşüme başvurmayı seçtiğimiz dirençsizlik veya eyleme bağlı olarak elde edilebileceği) pek çok yol vardır. Bu yollardan bazıları aşırı şiddet ve yoksunlukla tanımlanacaktır: nükleer kıyamet, örneğin, hem nüfusu hem de tüketimi düşürecektir, ancak bunu korkunç bir şekilde yapacaktır; aynı şey çöküşü takip edecek aşırılığın devamı için de geçerlidir. Daha az şiddetle tanımlanabilen başka yollar da vardır. Bununla beraber, bu kültürün hem insanlara hem de doğal dünyaya karşı uyguladığı günümüzdeki şiddet seviyeleri dikkate alındığında, nüfus ve tüketimdeki düşüşler ister istemez şiddet içereceklerinden değil de şiddet ve yoksunluk olağan hale geldiğinden, nüfus ve tüketimde şiddet ve yoksunluğu içermeyen düşüşlerden bahsetmek mümkün değildir. Yine de nüfus ve tüketimi düşürmenin bazı yolları, hâlâ şiddetli olsalar da, kaynakların fakirden zengine doğru (çoğu kez zorla) akışının sebep olduğu ve gerekli kıldığı günümüzdeki şiddet seviyelerini azaltmayı kapsayacaktır. Elbette doğal dünyaya karşı uygulanan günümüzdeki şiddette de bir azalmayla işaret edilecektir. Kişisel ve kolektif olarak devam eden ve belki de uzun dönem dönüşüm süresince meydana gelen bu şiddetin hem miktarını azaltabilir hem de karakterini yumuşatabiliriz. Veya belki de yapamayız. Ancak şu kesindir ki: bu konuya aktif bir şekilde yaklaşmazsak – kötü durumumuz ve bu durumla ilgili ne yapacağımız hakkında konuşmazsak – şiddet hiç şüphesiz çok daha şiddetli, yoksunluk çok daha aşırı olacaktır.
Onuncu Önerme: Bir bütün olarak kültür ve onun çoğu üyesi çıldırmıştır. Kültür bir ölüm dürtüsüyle, hayatı yok etme dürtüsüyle güdülüyor.
On birinci Önerme: Başından beri, bu kültür – uygarlık – bir işgal kültürü olmuştur.
On ikinci Önerme: Dünya üzerinde zengin insan yoktur, fakir insan da yoktur. Sadece insanlar vardır. Zenginler bir değeri olduğu iddiasında bulundukları çok fazla yeşil kâğıt parçalarına sahip olabilirler – ya da farz edilen zenginlikleri çok daha soyut olabilir: banka bilgisayarlarındaki sayılar – ve fakirler bu kâğıt parçalarına sahip olmayabilirler. Bu “zenginler” toprağın sahibi olduklarını iddia ederler ve “fakirler” çoğu kez aynı iddiada bulunma hakkından mahrum edilir. Polisin asıl amacı çokça yeşil kâğıt parçalarına sahip olanların kuruntularını yerine getirmektir. Yeşil kâğıtları olmayanlar genelde hemen hemen yeşil kâğıtlara sahip olanlar gibi hızla ve tümüyle bu kuruntulara sahip olurlar. Bu kuruntular gerçek dünyada beraberinde çok büyük sonuçlar getirirler.
On üçüncü Önerme: Gücü elinde tutanlar zor ile yönetirler, ve illüzyonlarla ilişkimizi ne kadar erken kesersek, en azından ne zaman ve nerede direnip direnmeyeceğimiz hakkında makul kararlar almaya başlayabiliriz.
On dördüncü Önerme: Doğumdan itibaren – ve muhtemelen ana rahminden itibaren; ancak bununla ilgili nasıl delil göstereceğimden emin değilim – bireysel ve kolektif olarak hayattan, doğal dünyadan, yabanıldan, vahşi hayvanlardan, kadınlardan, çocuklardan, bedenlerimizden, duygularımızdan, kendimizden nefret edecek şekilde kültürlendik. Eğer dünyadan nefret etmediysek, onun gözlerimizin önünde yok edilmesine izin veremezdik. Eğer kendimizden nefret etmediysek, evlerimizin – ve bedenlerimizin – zehirlenmesine izin veremezdik.
On beşinci Önerme: Sevgi, pasifizm demek değildir.
On altıncı Önerme: Aslolan maddi dünyadır. Bu, ruhun var olmadığı anlamına gelmez, ne de maddi dünyanın her yerde olduğu anlamına gelir. Ruh bedenle birbirine karışıktır. Ayrıca gerçek eylemlerin gerçek sonuçları vardır. Bizleri bu karışıklıktan çıkarması için İsa'ya, Noel Baba'ya, Büyük Anne'ye veya Paskalya Tavşanı’na itimat edemeyiz. Bu karmaşıklık tanrının kaşlarını oynatması değil gerçekten bir karmaşıklıktır. Bu karışıklıkla kendi başımıza yüzleşmek zorundayız. Dünyada olduğumuz zaman boyunca – öldükten sonra başka bir yere gidip gitmesek de, ve burada yaşamaya mahkum edilip edilmesek de – Dünya esas gayedir. Önceliklidir. Evimizdir. Her şeydir. Bu dünya gerçek ve öncelikli değilmiş gibi düşünmek veya hareket etmek ahmakçadır. Hayatlarımızı gerçekmiş gibi yaşamamak aptalca ve acınası bir durumdur.
On yedinci Önerme: Kararlarımızı, eylemlerin bu iradeden ortaya çıkıp çıkmadığına, tarafsız gözlemcileri veya Amerikan halkını korkutup korkutmayacağına dayandırmak bir hatadır (veya belki de inkârdır).
On sekizinci Önerme: Günümüzdeki benlik duygumuz günümüzdeki enerji ve teknoloji kullanımımızdan daha sürdürülebilir değildir.
On dokuzuncu Önerme: Kültürün problemi her şeyden önemlisi doğal dünyanın kontrolünün ve suistimal edilmesinin savunulabilir olduğu inancında yatar.
Yirminci Önerme: Bu kültür içerisinde ekonomi – topluluğun refahı, ahlâk, etik, adalet, hayatın kendisi değil – sosyal kararları yönlendirir.
Yirminci Önermenin düzenlenmiş hali: Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin mali servetlerini arttırıp arttırmayacağı temelinde belirlenir.
Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali: Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) bu kararların karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin gücünü arttırıp attırmayacağı temelinde belirlenir.
Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali: Sosyal kararlar ilkin (ve çoğu kez yalnızca) hemen hemen tümüyle karar alıcıların ve onlara hizmet edenlerin hiyerarşinin altındakiler pahasına güçlerini ve/veya maddi servetlerini büyütmelerine yetkileri olduğu inancı üzerine kurulur.
Yirminci Önermenin yeniden düzenlenmiş hali: Eğer esas anlamını kavrarsanız – eğer geride bir anlam kaldıysa – sosyal kararlar ilkin bu kararların vahşi doğayı kontrol etmenin veya yok etmenin sonuçlarına ne derece iyi hizmet ettiği temelinde belirlenir.
Tuesday, July 28, 2009
Israel chides Dutch over human rights group
"The Israeli embassy in The Hague submitted a formal complaint against the Dutch government over its financing of a human rights group, reports Israeli newspaper Haaretz.
The group, Breaking the Silence, allows members of Israel’s armed forces to give anonymous testimony about their wartime experiences. It recently published a controversial report which alleged that Israeli military personnel had committed war crimes during the recent conflict in the Gaza Strip. After the report was released, the names of the organisation’s financial backers, including the British and Dutch embassies in Israel, were made public in various Israeli media.
Dutch foreign minister Maxime Verhagen was not aware of the subsidy paid to Breaking the Silence, because the amount in question was EUR 5.00 under the relevant limit, according to Haaretz. The Dutch embassy in Tel Aviv gave the organisation a total of EUR 19,995. If the subsidy were EUR 5.00 more, it would have required government approval in The Hague. The Dutch foreign ministry has yet to respond to the Israeli claims."
This is a lovely bit of news. Despite the official foregin policy (namely to appease anything Israel does) some people down in Tel Aviv are actually being idealistic and consciencous. Lovely... Could the great blackmail of the last 50 years be brought to an end? I don't think so: Even the way this newspaper clipping is written ("alleged") shows how careful the wording must be. I expect Verhagen to plead innocent very soon.
Friday, July 24, 2009
Thursday, July 23, 2009
Gunun Sozu
Tabii biz siyasetçiler olarak nerede neyi yaptığımızı, kimle neyi yaptığımızı açıklamak durumunda değiliz.Recep Tayyip Erdogan
Wednesday, July 22, 2009
qUote of the DaY
Society in every state is a blessing, but Government, even in its best state, is but a necessary evil; in its worst state, an intolerable one.Thomas Paine -1776
Tuesday, July 21, 2009
Baskın Oran'a Destek
Baskın Oran bu karara karşı Radikal 2’de de yayınlanan bir yazı kaleme aldı. Onun yazısını okuduktan sonra aşağıdaki kısa metni imzalamak isteyenler (çoğumuzun imzalayacağını umuyorum) hemen ozguruniversite[at]ozguruniversite.org adresine imzalarını yollayabilirler.
Bazı yargıçlara açık mektup
Baskın Oran
Sayın Yargıçlar, meseleye hemen gireceğim.
Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesiyim. Kurul Yönetmeliğinin 5. maddesinin amir hükmü gereği 2004’te Azınlık Raporu’nu yazdım. Bazı şahıslar, benim ve Kurul Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’nun, adlı adınca söyleyeceğim sakın utanmayınız, anamıza babamıza sinkaf ettiler. Utanmayınız, çünkü bu sinkaflar mahkeme kararlarıyla teker teker aklandı.
Yalnız, madem bunlar hakaret değildir, o zaman bunları birisi kalkıp da sizlere söylese ne olacak? İki olasılık var:
1) Sineye çekmek; çünkü “hakaret yoktur” kararı verdiniz;
2) Hakaret davası açmak. O zaman da kendinizle çelişeceksiniz, tutarlı olamayacaksınız.
Ama isterseniz önce bir hatırlatayım o lafların neler olduğunu.
“Gerekirse kan dökülür”
1) Aslan Tekin adlı şahıs Yeniçağ’da yazdı: “Bence bu adamlar dövülselerdi, milletin yüreği soğurdu. Sevr’ciler tekme tokadı hak etmişlerdir”.
Şiddeti açıkça savunuyordu. Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Kendisi şiddetli eleştiri yapan bir kişi veya kurum, zora başvurulmadığı sürece aynı şiddette veya daha şiddetli eleştirilere katlanmak zorundadır” deyip. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
2) Bircan Akyıldız adlı şahıs, Türkiye Kamu-Sen Gn. Bşk., İzmir’de konuştu: “Bu Rapor bizi ilmek ilmek bölmeye, parçalamaya yönelik bir düşüncenin sonucudur. Yemin olsun; toprağın bedeli kandır; gerekirse dökülür”.
Bırakın şiddeti, açıkça kan dökmekten bahsediyordu. Ankara Asliye 7. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Tepkinin eleştiri hudutları içerisinde kaldığı anlaşıldığından dava reddedilmiştir” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
3) Emekli General Kemal Yavuz adlı şahıs Akşam’da yazdı: “Ekmek yediğin kapıya ihanet etme, sonra nimet çarpar. Bunlar bir avuç zibididir”.
Ankara Asliye 5. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Rapor hakkında, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak’tan dava açılmıştır. Bu nedenle davanın reddine…” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı. Oysa biz şimdi o davadan beraat ettik; ne olacak durum?
“Gidin, Avrupanıza sokun!”
4) Eski kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek adlı şahıs Halka ve Olaylara Tercüman’da (HOT) yazdı: “Siz o uydurma azınlıklarınızı alın da gidin Avrupanıza sokun”.
Aile terbiyesi izin verdiği için bu kadar açıkça konuştu. Ama Ankara Asliye 11. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınızın düzeyi de mümasilmiş ki bu adamı akladı. “Bu görüşlerin sert eleştirilere tabi tutulması olağandır” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
5) Sırrı Yüksel Cebeci adlı şahıs HOT’da yazdı: “Bunlara Türkiyeli demek, Türkiyeli yılanlara, kurbağalara, çakallara haksızlık oluyor”.
Ankara Asliye 15. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “B. Oran yazılacak olan eleştirilere katlanmak zorundadır” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
6) Selcan Taşçı adlı şahıs Yeniçağ’da yazdı: “Şu toprağa küfrederek basanlar var. Hain desen, işbirlikçi desen var. Köpek gibi, bir kemikle susan var”.
Ankara Asliye 1. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Yazının kaleme alındığı yayında kamu yararı bulunması nedeniyle hukuka aykırı olmadığı kanaatine varıldığından” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
“Etli kemik vaadi duyan köpek”
7) Servet Kabaklı adlı şahıs Tercüman’da yazdı: “Çanağına yal konulunca ve etli kemik vaadini duyunca yaltaklanan, kuyruk sallayan kanişler, uyanık geçinen şapşallar, salak, tescilli hain, zavallılar. TC devletine-milletimizin birliğine kalleşçe ihanet hançeri sokanlar”.
Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu sözleri hakaret kabul etti, tazminata mahkûm etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ndeki meslektaşlarınız kararı bozdu. “Dava konusu sözlerde kişiliğe saldırı amacı yok. Sözler, rapora yönelik düşünce açıklaması niteliğindedir” diyerek.
İlk mahkeme direndi. Böyle mahkemeler de olabiliyor şükür. Dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gitti. Oradaki meslektaşlarınız, birkaç gün önce 20’ye 23, bu adamı akladılar. Sadece “Usul ve esas yönünden yerinde olan 4. Hukuk Dairesi kararına uyulması uygundur” diyerek.
Şimdi düşünüyorum da, bütün bu kararlar sonuna kadar normaldi Sayın Yargıçlar. Çünkü meslektaşlarınız Milletvekili Süleyman Sarıbaş’ı akladıktan sonra, bunlar haydi haydi aklanırdı.
“Babanız kimmiş, ananıza sorun”
Hatırladınız mı bu Sarıbaş’ı? Yanaklarınız kızarmasın, ellerinizle tutun iki yandan, aynen yazacağım: “Bu Rapor’u yazanlar her kimse, yazdıranlar her kimse, millet bunları tükürüğüyle boğar. Azınlık arayanlar, ANALARINA BABALARININ KİM OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA SORSUNLAR”.
Yani bize piç, annelerimize orospu (utanmayın, utanmayın lütfen!), babalarımıza deyyus diyordu. İlk ikisini bilirsiniz de, Deyyus’u bilir misiniz; pezevenk’in bizzat kendi karısını satan türü demektir. Utanmayın lütfen. Ben bunları gelip yemek odanıza yüksek sesle okumuyorum ki. Size yazıyorum sadece bilgi olarak. Etrafınızda çoluk çocuğunuz, eşiniz falan varsa yalnız başınıza sessizce okursunuz, gazeteyi de gizlersiniz, olur biter.
Hatırlıyor musunuz ne yaptı meslektaşlarınız, Sayın Yargıçlar, bu davada? Ankara Asliye 3. Hukuk Mahkemesi bu Sarıbaş’ı tazminata mahkum etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu hükmü de bozdu. Gerekçe göstermeden. İlk mahkeme de ona uydu, bitti, gitti.
Size söylense aynı şeyler?
Sayın Yargıçlar,
Tekrar başa dönelim.
Aynı hakaretleri, yukarıda adını saydığım şahısların sizlere yapmasına izin verir miydiniz? Çok iyi düşünün.
Elbette vermezdiniz. Kıyametleri kopartırdınız. Davalar açar, mahkûm ettirirdiniz. Çünkü onurlu insanlarsınız siz.
Ama, ben de öyle, başkaları da öyle.
Hakarete izin verince şu oluyor; insanlar diyorlar ki bu nasıl memleket, bu nasıl adalet. Bunları bir halka asla söyletmemek lazım değil mi sizce?
Bendenize gelince. Hayır. Sizin o “ifade özgürlüğüdür” dediğiniz adi kelimeleri hiç kimseye kullanmam ben, çünkü haysiyetli bir insanım. Size değil, hiç kimseye böyle rezillikler yazmayı aklımdan bile geçirmem. İnsanlığımdan utanırım, vicdanımdan korkarım.
Sayın Yargıçlar,
Bütün bu adlî süreçten sonra, ben kendimi daha az güvende hissediyorum artık. Bu tür melânetlerin rahatça yapılabildiği bir ülkede yaşamak o kadar hoş bir his değil. Eğer bir vatandaş, üstelik saçları ağarmış emekli bir profesör, bu tür bir huzursuzluk duyuyorsa, bitmiştir o ülke.
Çaresizim. Sizi, her insanda doğuştan mevcut vicdanlarınızla baş başa bırakmaktan başka çare yok elimde bu ülkede.
Tek çare, AİHM’ye başvurmak. Bu da bizatihi bir hüzün unsuru zaten.
(Prof. İbrahim Kaboğlu da bu yazının altına imzasını koymaktadır)
İMZAYA AÇILAN METİN ŞÖYLE:
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu’nun ağır hakaret, küfür ve açık şiddet içeren tehditlere maruz kaldıkları için açtıkları davayı 20’ye karşı 23 oyla hakaret, küfür ve zorbalar cephesi lehine bozdu; hakaretleri, küfürleri ve açık şiddet içeren tehditleri “düşünce özgürlüğü” olarak değerlendirdi.
Aşağıda imzası bulunan bizler, yargının en üst kademesinden çıkan bu kararın, Türkiye’nin hukuk sistemini derinden yaraladığı, biz yurttaşların hukuka olan güvenlerini çok ciddi ölçüde zedelediği için görmezlikten gelinemeyecek bir önem taşıdığı inancındayız.
Profesör Baskın Oran’ın yazdığı aşağıdaki metinde savunulan görüşlere kesinlikle ve tam olarak katıldığımızı ve yargı aygıtını “böyle karar ve yargıçlara karşı” savunmaya kararlı olduğumuzu kamuoyuna duyururuz.
Monday, July 20, 2009
the song of the day...
You tube'da tunel kazacaklar icin: http://www.youtube.com/watch?v=p02DgHeGdyI
Brand New Key
Melanie
I rode my bicycle past your window last night
I roller skated to your door at daylight
It almost seems like you're avoiding me
I'm okay alone, but you got something I need
Well, I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
I think that we should get together and try them out you see
I been looking around awhile
You got something for me
Oh! I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
I ride my bike, I roller skate, don't drive no car
Don't go too fast, but I go pretty far
For somebody who don't drive
I been all around the world
Some people say, I done all right for a girl
Well, I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
I think that we should get together and try them out you see
I been looking around awhile
You got something for me
Oh! I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
I asked your mother if you were at home
She said, yes .. but you weren't alone
Oh, sometimes I think that you're avoiding me
I'm okay alone, but you've got something I need
Well, I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
I think that we should get together and try them out to see
La la la la la la la la, la la la la la la
Oh! I got a brand new pair of roller skates
You got a brand new key
Saturday, July 18, 2009
Thursday, July 16, 2009
Sunday, July 12, 2009
sources of hope... / umut kaynakları...
İspanya'nın kuzeyinde Bask bölgesindeki Katolik Kilisesi, diktatör Franco rejimi karşısında Katolik Kilisesi'nin sessiz kalmasından dolayı özür diledi. haber The Bask Catholic Church apologised for their silence in the Franco years... info
Türkiye Yeşilleri 3. köprüyü protesto etti! [1]haber [2]basin aciklamasi
Greens of Turkey protest the third bridge over the Bosphorus, asking, "Has the second bridge solve the traffic problem?"
Mazlum-Der starts a campaign against the nationalist (if not racist) student vow, still used at primary schools...
12 Eylül ve Kenan Evren ismi davalık. [1] haber [2] ayrıntı
The use of Kenan Evren's name in public spaces is sued. (I wish they sued the generals themselves, but suing their names is also a good start) info
G20 protests in London: jobs, justice, climate
Friday, July 10, 2009
Netherlands returns artefacts to Iraq
Dutch authorities on Thursday handed back to Iraq 69 archaeological treasures – ranging from clay figures to ancient pots – that were smuggled out of the country, the culture ministry announced.
All the objects were taken during illegal digs in Iraq.
"Dozens of archaeological treasures seized in the Netherlands have been handed over to the Iraqi ambassador," a ministry statement said.
Artefacts which are handed back include a stamp with the inscription of Nebuchadnezzar, the mighty ruler of the neo-Babylonian Empire in the 600 BC and a fertility totem dating back to 5300 BC. Nebuchadnezzar ‘signed’ using a stone from the temple he had built for the God of the Sun. The collection also includes a relief of a woman bending down to drink beer, who at the same time is being taken from behind by a man.
Trading in artefacts is widespread, as a result of illegal archaeological digs and also because of looting of Baghdad's National Museum in 2003.“Treasures are always turning up from Mesopotania in the art trade,” says Mr Meijer, an archeologist from the University of Leiden. “The problem with illegal excavations is that it is only about the treasures. The context in which they were found is lost. And this is precisely what is important to archeologists. Where were they found? What were they used for? What do the texts say? What conclusions can I draw from all the information? Without context it’s not worth anything.”
Thursday, July 09, 2009
Wednesday, July 01, 2009
Tuesday, June 23, 2009
Critical Mass Istanbul
04/09 Critical Mass Istanbul from Chat Noir on Vimeo.
English here
Critical Mass ilk olarak 1992 yılında San Francisco’da başlayarak bütün dünyaya yayılan bisiklet turlarına verilen isim. Bisiklet severlerin hemen hepsinin ortak istekleri olan pedallamanın ne kadar sıradan bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyor bu fikir. Bir fikir olduğunun altını çizdim ben de onlar gibi çünkü amaç bir organizasyon ya da etkinlik olmadığının vurgulanması. Lider yok, belirli bir rota yok. Sadece gün, saat ve yer belli. Gerisi sadece pedallamaya kalıyor.
Hiç bir şeye karşı olmayan bu fikir, tüm insanlığın bisiklete karşı olan önyargıları yıkmak ve bisikletlerin de bu trafiğin bir parçası olduğunu anlatmak için var. Kendi aralarında sık kullandıkları (bazen turlarda bağırarak söyledikleri) ağızdan ağıza yayılmış bir sloganı da var: “Trafiği engellemiyoruz, trafik biziz!”
05/09 Critical Mass Istanbul from Chat Noir on Vimeo.
Sunday, June 21, 2009
Kazım Koyuncu'ya anma...
ölümünün 3. yılında...
"Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar 'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya."
Saturday, June 20, 2009
song of the day...
Ignore the video, the song is great...
youtube'da tunel kazacaklar icin: http://www.youtube.com/v/wI-tYkfBe3A&hl=en&fs=1&
Tuesday, June 16, 2009
Yaşar Kemal: Hasankeyf’i yok etmek dünyanın mirasını yok etmektir.
Hasankeyf’in de içinde bulunduğu Dicle Vadisi’nin UNESCO Dünya Miras Alanı olarak ilan edilmesini talep eden uluslararası imza kampanyasına şarkıcı Tarkan, Orhan Gencebay ve Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’tan sonra bir destek de Türk edebiyatının dev ismi Yaşar Kemal’den geldi.
Dilekçeyi imzalayan Yaşar Kemal yaptığı açıklamada, doğasını, tarihini ve kültürünü yok eden toplumların ayakta kalamayacağına dikkat çekerek, şunları söyledi:
Bütün yüreğimle inanıyorum ki doğayı yok etmek suçların en büyüğüdür. Hiçbir şekilde bağışlanamaz. Bugüne kadar insanlığı ne kadar savunduysam doğayı da o kadar savundum. Şunu bilmeliyiz, doğanın yok olduğu gün insanlık da yok olacaktır.
Bir zamanlar barajlar ekonomik kalkınmanın ‘olmazsa olmazı’ sanılırdı. Oysaki bilinçsizle yapılan barajlar doğayı yok eden nedenlerin başını çekti. Örneğin, Sovyetler Birliği’ni ne reformlar ne de Gorbaçov yıkmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ana nedeni barajlardır. Sovyetler Birliğinde barajlar üstüne yapılan yanlışlar buğday ambarı sayılan bir bölgeyi yok etti, 1963’te buğdayını Kanada’dan getirtmek, ekmeği karneye bağlamak zorunda kaldı. Bugün hala Aral Gölü topyekûn çöl olmasın diye uğraşılıyor.
Barajlar doğayı yok etmekle kalmıyor, toprak tuzlanması, çölleşme, hastalıkların artması gibi tahribatlar yanısıra kültürü ve verimli tarım arazilerini de yok ediyor. Nehir yatakları dünyanın en verimli tarım arazileridir. Barajlar bu toprakları yok etmiştir.
Tarihi miras tüm dünyaya bırakılan bir mirastır. Taliban, Afganistan'da Bamyan’da Buda heykellerini yıktığında dünya ayağa kalkmıştı. Doğasını ve tarihini yok eden bir toplumun gelecekte ayakta kalması mümkün değildir.
Hasankeyf’te doğayla tarih birbirinden ayrılamaz biçimde içiçedir. Bu bütünlüğüyle bugüne ulaşmış Hasankeyf’in zenginliğini kurtarma kazılarıyla, hele hele uygulaması imkansız olan başka yere taşıma önerileri ile yok etmek dünyanın mirasını yok etmektir.
Hasankeyf için Doğa Derneği’nin başlattığı kampanyayı da sonuna kadar savunacağım. Hasankeyf bir dünya mirasıdır ve UNESCO Dünya Miras Alanı olarak ilan edilmelidir.”
Doğa Derneği ve Atlas Dergisi tarafından hazırlanan dilekçede, Hasankeyf’in en az 10 bin yıllık geçmişi ve küresel ölçekte nesli tehlike altındaki canlı türleri ile UNESCO’nun 10 dünya mirası kriterinden 9’unu karşılayan insanlığın sahip olduğu en eski kentlerden birisi olduğuna dikkat çekiliyor.
Barajın yapılması halinde tarihi kent Hasankeyf ile birlikte 300'den fazla arkeolojik alanın sular altında kalacağı ifade edilen dilekçede Ilısu Barajı’nın birçok endemik ve küresel ölçekte nesli tehlike altında canlı türünü de tehdit ettiğine işaret ediliyor.
Dilekçe, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile projeye kredi sağlayan ülkelerden Almanya Başbakanı Angela Merkel, Avusturya Başbakanı Werner Faymann ve İsviçre Başbakanı Hans-Rudolf Merz’e iletilecek.
İmza İçin:
www.hasankeyfesadakat.com
Daha fazla bilgi için:
www.dogadernegi.org
Monday, June 15, 2009
Saturday, June 06, 2009
the world’s first 3D animated “Open movie”

Elephants Dream is the story of two strange characters exploring a capricious and seemingly infinite machine. The elder, Proog, acts as a tour-guide and protector, happily showing off the sights and dangers of the machine to his initially curious but increasingly skeptical protege Emo. As their journey unfolds we discover signs that the machine is not all Proog thinks it is, and his guiding takes on a more desperate aspect.
Elephants Dream is a story about communication and fiction, made purposefully open-ended as the world’s first 3D animated “Open movie”. The film itself is released under the Creative Commons license, along with the entirety of the production files used to make it (roughly 7 Gigabytes of data). The software used to make the movie is the free/open source animation suite Blender along with other open source software, thus allowing the movie to be remade, remixed and re-purposed with only a computer and the data on the DVD or download.Monday, June 01, 2009
Kimin Biyogüvenliği?!

ABD Tarım Bakanlığı’nın, TBMM milletvekillerini, GDO’ların önünü açacak Biyogüvenlik Yasası’na onay vermesi için ABD’de ağırlamalarıyla ortaya çıkan lobi faaliyetinin tek olmadığı anlaşıldı. 2005 yılında yazılan rapor, bu gezi dahil yapılacak lobi faaliyetlerini ve geçmişte yapılanları tek tek ortaya koyuyor.
Özgür Gürbüz'ün 31 Mayıs 2009 tarihli haberini okumak icin tiklayin...
Wednesday, May 27, 2009
being an immigrant in the Netherlands (sucks)
"Five years ago, my Afghan sister-in-law emigrated to the United States, where she now works, pays taxes and takes part in public life. If she had turned up in Europe, she would still be undergoing treatment from social workers for her trauma—and she still wouldn't have got a job or won acceptance as a citizen."I have my disagreements with Prof. Ellian, but this quote reflects my sentiment...Afshin Ellian
Today, two things happened:
- I received legal advice on my status as an immigrant in the Netherlands.
- I read the Wilders propaganda about the EU elections.
When I came back from the Juridische Lokeet (a bliss on its own, and a reminiscent of social welfare state that the "new" Dutch electorate is so keen on getting rid of) I was so upset, it made me write a short story -which I almost always manage to save for later. I will save the story for later indeed. But then I read some blond and blue-eyed (for sure) dutchman's agreement with Wilders, and rarely as it happens, I freaked out.
The news I was reading summarised how Wilders was signalling "that the European Union is good for nothing in its current form", that he wants "to bring it down from inside."
While saying these, he is at the height of its popularity at home:
"Regarded by many as the sole voice for Dutch disquiet about the economic and cultural implications of Islamic immigration, the PVV [his party] calls for government based on Judeo-Christian principles. It seeks the eviction of Romania and Bulgaria from the European Union, a freeze on future enlargement and believes Turkey should not become a member "not now, not in a hundred years"."The PVV takes part in the European elections ... because the islamisation has to be stopped."It's the same Wilders that made the funny Fitna movie. He faces a trial at home for his anti-Islam utterings and was recently barred from entering Britain to stop him spreading "hatred and violent messages."
The agreement came from a nobody. It doesn't matter. It stated loud and clear:
"At last, somene that is willing to state what most of the people think but are sitent. It is ok to burn our flags, state we are all infidels, riot over cartoons, surpress women in the name of Islam, but as soon as some one speaks out, he is a trouble maker? No he is not!The sentiment is here to stay: I feel it everytime someone tells me "Oh, but you don't look Turkish!!!"
If we are all to get along, we have to acknowledge that there are differences in the world and accept them not change them! Islam I'm affraid is not willing to accept this. Muslims are happy to live in the west and have all it's advantage, but are not willing to bend and integrate alltogether, a fact that alienates them and their thinking.
I respect Islamic countries laws when I had to visit them in the past, if you want to live here, respect ours!
This double standard has to stop!"
Hence, my reply to him was as follows:
Dear Total Lack of Action,
There seems to be a logical mistake in your argument: the assumption that there is AN Islam - a unified force that behaves this way and decides that way. This is similar to calling all Europe murderers because of the abortion doctor killings in the United States and to make your life miserable when you are trying to visit your family or move together with them in Dubai, because your partner was offered this well-paid job. Such an assumption does not allow the remaining of your reasoning be anything but anti-Islamic. Coming from another country full of fear against Islam, Turkey, I can see its many faces. I can also see how this anti-Islamic sentiment only produces more of the Islam you dislike so much.
It is NOT ok to burn flags, state you all infidels, riot over cartoons, surpress women in the name of Islam, and you should make a point out of that. These have neither anything to do with immigrants in the Netherlands nor the EU elections. But also I suggest you not to take these images too seriously either. Do you realise what a big ratio of those people that you regard as Muslim (while they have a multiplicity of identities) didn't burn flags, riot over cartoons, state you all infidels etc?
As for the domestic violence issue, I am surprised too, why is it in the Netherlands that so much domestic violence takes place among the Muslim immigrants, while this is not the case in most moderate Islamic communities? The answers, maybe are not made of single statements. I would guess a combination of allochtone exclusion and the structure of Dutch immigration law brings out the worst in these people. In case you didn't care to look, the Dutch law makes the women who are applying for a residence permit absolutely and completely dependent on their husbands: they cannot threaten to leave them, they cannot separate their houses, they cannot go back to their country so these women cannot do anything but bear the burden. I think, a few changes in law and a bit of time would do a lot of good. There is no need to become so bitter, angry, and scared. More importantly, there is no reason to stop trying to change the world, if we will make it any better. When accepting differences means you don't try to change evil behaviour, there is no room for democracy but only statements about how your way of life is the only way.
On the other hand, what Khalid finalises his email with reflects what (some of) the autochtone Dutch society is failing at: To see themselves a part of a greater population that is the Netherlands. No wonder they cannot appreciate a supranational organisation like the EU.
Finally, I can tell you what Wilders' xenophobic discourse is good for from a different perspective: It's good for frustrating gay movements, women's movements, and other progressive movements in countries where these are still political struggles (not here in the Netherlands, although there is a lot to struggle about, all is depoliticised, unfortunately). It serves the interests of fundamentalists all over Arabia. They can generate greater outcry everytime Wilders thinks of one more insult, hence, there is less and less public space for progressive movements.
Tuesday, May 26, 2009
QUotes of the dAY
It is no measure of health to be well adjusted to a profoundly sick society.Krishnamurti
Monday, May 25, 2009
books I've been reading
Thanks to suggestions/gifts from Connie, Eleni, and Pelin...
Here's a list:
Homo Faber: A Report Max Frisch, 1957
"The novel is in the form of a first-person narrative, written by Walter Faber, a successful engineer travelling through Europe and America. Faber's world-view based on logic and probability is challenged by his falling victim to an incredible coincidence. The novel is a keystone in the portrayal of the post-holocaust modern human being. The novel has clear allusions to Sophocles's Oedipus Rex."Note: Wiki says: Homo faber (Latin for "Man the Smith" or "Man the Maker"; in reference to the biological name for man, "Homo sapiens" meaning "man the wise") is a concept articulated by Hannah Arendt and Max Scheler. It refers to humans as controlling the environment through tools. In anthropology, Homo faber (as "the working man") is confronted with "Homo ludens" (the "playing man," who is concerned with amusements, humor and leisure). It can be also used in opposition or juxtaposition to "deus faber" (god the creator, the making god), an archetype of which are the various gods of the forge.
Ficciones Jorge Luis Borges, 1944 "Generally considered to be Borges’ masterpiece, Ficciones is a collection of seventeen original short stories. [..] Ficciones explores the labyrinthine nature of reality and the impact of language on literature, philosophy, metaphysics, and theology. Many stories are concerned with imaginary books penned by fictional authors, and more then a few engage in flights of meta-reality where reality and fiction are seamlessly intertwined. "Note: The novel is simultaneously a deconstruction of all scientific methods. wonderfully written and difficult as it may be, it amused by the simple fact that it was written in the post-WWII era. I still have to finish this one.
Beloved Toni Morrison, 1987
"Beloved is a novel based on the impact of slavery and of the emancipation of slaves on individual black people. It examines both the mental and physical trauma causedNote: I'm still reading it. An scarily vivid fiction, with a bit of a difficult language, but so far it is catching.by slavery as well as its effect on survivors. The major theme of this novel is the relation between a community and one's identity. Why does the mother who murdered her daughter insist living in the haunted house where the crime is committed? What is the relation between Sweet Home, the black community and the haunted house? How do they contribute or undermine one's identity as an individual person? One cannot get away without confronting these questions after this novel."
Aşk Elif Şafak, 2009 "The novel probes the connection between Ella Rubinstein, a middle-aged housewife a living in Boston in the 2000s, and Mevlana Rumi, who lived in Konya in the 1200s."Note: I read her for the first time; I liked it a lot, but that's expected as I love the story of Rumi and Shems since I was a teenager... Rumi is the ultimate poet of love, both human love, and godly love: in him the differentiation collapses, or rather melts. So at least as an intro to Rumi, this story of his life reconstructed is a wonderful, and easy-to-read start.
"A "wilful extremist" according to the London Times, Hélène Cixous is hailed as one of the most formidable writers and thinkers of our time. From collaborating with acclaimed performance company Théâtre du Soleil, to producing a weighty body of both fiction and non-fiction, Cixous is celebrated for her brilliant contributions to contemporary culture. Acclaimed by luminaries such as Jacques Derrida, her writing has nonetheless been misunderstood and misread, to a surprising extent. With the inclusion of Stigmata, one of her greatest works into the Routledge Classics series, this is about to change.Note: Unfinished. I lost the book somewhere between Italy and Greece; although, the reason I wasn't finishing it was that I so enjoyed each and every sentence and Cixous has such an exceptional way of transforming you -as a person, as a student, as a woman, all of it- that I was trying to take it slowly... It's the most amazing piece of philosophy I have read in months! Highly recommended!
Questions that have long concerned her - the self and the other, autobiographies of writing, sexual difference, literary theory, post-colonial theory, death and life - are explored here, woven into a stunning narrative. Displaying a remarkable virtuosity, the work of Cixous is heady stuff indeed: exciting, powerful, moving, and dangerous."
Dream I Tell You Hélène Cixous, 2006
"For years, Hélène Cixous has been writing down fragments of her dreams immediately after awaking. In Dream I Tell You, she collects fifty from the past ten years. Cixous's accounts of her dreamscapes resist standard psychoanalytic interpretations and reflect her lyrical, affecting, and deeply personal style. The dreams, reproduced in what Cixous calls both their “brute and innocent state,” are infused with Cixous's humor, wit, and sense of playfulness."Note: It was too early for me to read this book. I found it interesting, for a while, and then again, they are someone else's dreams. So the dreams about Derrida or Heidegger are great to read but after a while you get to know the cat, and how she feels about the cat, and all... No, that's a bit of an exaggeration. I liked to see how her subconscious works, I learned how insecure she also is in her dreams (maybe only so, but probably not) etc.
This is all I remember for the moment. Keep connected, 'cos there's more...
my imperial tour
"maybe I moved through space easier than my soul did. If I give time to catch up and wait till it ferments, I might even do it better... After all it was a thick, dense, deep experience."I was wrong...
I should have written it before I forget the details, the tones of voices, the speed of dialects, the smells and the change. I shouldn't try to sort it out, because to sort it out means to lose much of the data, reduce it to bits comprehensible to our rational mind, as if we are only made up of it. such a waste...
So no more wasting time and data. I should find a way to start... maybe with a headline...
A four week holiday in Rome, Greece, Turkey -my imperial tour ;)
STEP 1: Amsterdam - Eindhoven -Rome
the Eindhoven airport is small and cosy. Landing in Rome, I finally feel the holiday start tickling my belly. Old things, unkempt. I like that. Finally some sunshine. some warmth. I turn to my impressionistic mode, rely on the senses, this is not nihilism.
Just the awakening of all five, after a dark and long winter...Rome... She's different than anything I saw. She has an energy of its own, unexplainable, maybe even not comprehensible. After travelling to many cities in Europe, I realise I have lost this sensation of amusement with a new place. Rome brought it back in me. It's nor comparable. A thing of its own... Finally... I'm in Rome.

It's Easter, so the notorious Roman traffic is absent.
It's Easter, so we end up having an exceptionally secular experience of the City.
It's Easter, so the Romans are away, the Vatican is closed, and we are left to our own device to understand the whole of it: Try to complete the puzzle without entering the Vatican city...
The Roman ruins tell us why the Catholic Church needed to be so pompous... How else can you undo a myth, challenge such limitless
splendour? And finally, how else will you undo the influence of Reformation and Renaissance? Baroque, for the first time made sense to me. (Even rococo did)The church I had this revelation is called the pearl of baroque...
The visit to Colosseum shows what would have happened if anything is not protected by the Church...
The Forum whispers, how the Romans disliked monotheism:
One of the Triumphal Arches depicts the looting of Jerusalem by Titus' army.
Why not a castle but Arches? I ask... Doesn't a city as glorious as Rome need protection? We decide that the threat must be miniscule, and far faaar away...
Then city walls would remain, but doors would only block trade and why not? let's replace them with arches that sanctify our glory...The first church we enter I approach a painting that reminds me of Caravaggio. o-o it is indeed a Caravaggio.
Fits in nicely with Bernini. Which brings me to Bernini... Wow... hmpf... wow... can you do that with marble?
I won't even try to list the amazing art pieces one comes across... But three exhibitions out of the ordinary Rome travel were:
Futurism Avant-garde Avant-gardes (the least impressive curation I've seen in years; Futurism itself is interesting to think about...
See the Futurist Manifesto by F. T. Marinetti, from 1909... All that fascination with the urban, with speed, with dynamism and your optimism is smashed
into the first world war. It must be a frustration that changed European art forever -maybe similar to the way the second world war changed European philosophy...)Darwin (it was ok, not much new; the building it was held in was amazing: I particularly appreciated the thousand steps I had to take after a long day of sightseeing...)
and the glorious, tiny de Chirico exhibition called The magic of line. 110 drawings by De Chirico.
The rest of the highlights, I have them with me, as stories, to tell you next time we meet ;)







