Monday, May 25, 2009
2nd book chapter published...
Description: Sustainable development--meeting human needs while nurturing and restoring the planet's life support systems--requires a continuous process of scientific innovation, new knowledge and learning, and collaborative approaches to implementing technologies and policies. To address these challenges, different stakeholder groups are increasingly seeking to ally themselves through partnership, in order to implement projects, deliver services, establish secure funding mechanisms, and achieve on the ground results. Advocates of this collaborative approach point to the failure of governmental regulations, international commitments, or business as usual. However, skeptics often question the effectiveness of partnerships at achieving sustainable development goals and, in the absence of demonstrated results, wonder where partnerships are adding value.
A symposium held in June 2008 and summarized in this volume, attempted to advance the dialogue on partnerships for sustainability in order to catalyze existing knowledge and inform future efforts. Ideas that came out of discussions at the symposium will help leaders in government, the private sector, foundations and NGOs, and universities, both in the United States and internationally, as they develop and participate in new partnerships for sustainability.
Our case study with the PARTNERS team..
Saturday, May 23, 2009
Emigrants seek freedom but miss food
For my part, I agree that I'm a "food fascist" and a "weather fascist" as I am sometimes made fun of here... harring, pancakes and toasts are by no means interesting enough for me; neither is a 5 month long winter enjoyable. But I learned not to complain (or to complain less...)
But when I read the actual article, now... that was a surprise...
Source: Marjolein Stoop, Radio Netherlands
What do deep-fried snacks, herring, mini pancakes and toasted sandwiches have in common? All of them are things that the Dutch pine for once they have emigrated.
But then they don't leave the Netherlands in search of culinary delights. The real reason is almost always to go in search of Freedom, with a capital 'F'. And that's the way it has always been, according to the exhibition Vaarwel Vaderland (Farewell Fatherland) in the Netherlands Open Air Museum in Arnhem. In a large removal crate, which has been transformed into a tiny cinema, the diary of Minister Van Raalte is read aloud. He set sail for America as early as 1846, with a group of followers. He writes:"It was the will of God that we should leave the oppressive atmosphere in the Netherlands. It was His will that we should emigrate to the freedom and wide open spaces of America, where - with the help of God - people could enjoy greater liberty and improve their economic situation."
Less hassle
Further along, another converted removal crate tells the tale of a young migrant family who emigrated to Hungary in 2005 and founded a plant nursery. Henk Mulder explains:"Now I have more free time than I used to have in the Netherlands. Less stress, less hassle. All those laws and rules, especially in the horticulture sector, it was all too much. You couldn't do anything any more."
The longing for a better life is indeed what drives people to leave their homeland, confirms Caroline Berkhof of the Open Air Museum. But what do they miss? Sacha de Wit is visiting the museum with her family and is soon to emigrate to Australia. She too is heading off in search of space and freedom but says she will miss the hugs from her family and friends.
The exhibition Vaarwel Vaderland (Farewell Fatherland) runs until November 2009.
Friday, May 15, 2009
Night People
source: nightstar 
What Is a Night Person?
A Night Person is an individual whose natural body rhythms are such that he or she is most active and alert during the evening and night and is least active and alert during the pre-dawn and daytime hours.
You Know You're a Night Person If...
* Sunrise comes as an unpleasant surprise.
* You call someone on the phone to just chat and discover that they've been asleep for six hours.
* You do your best work at 2 a.m.
* You finally force yourself to go to bed at 1 a.m. and then keep having brilliant ideas that you have to get up and write down.
* People who are perky or sharp in the morning appall you---and can run rings around you before noon, too.
* Birds start singing about the time you fall asleep.
Common Misconceptions about Night People
We're insomniacs.
No way. We aren't trying to get to sleep.
We're unhappy.
Only when we're not allowed to follow our natural schedule.
We have a medical problem.
We're as healthy as most, and more than some. For instance, you won't find us getting skin cancer from too much sunbathing.
We're wierd.
Who's calling who wierd?
The Bozo Boss Misconception: We're lazy, dishonest, and trying to fool everyone because we want credit for working at night but we don't actually do it.
This is an evil misconception. It doesn't just show a lack of respect for our natural body rhythms, it says we're liars, frauds... Employers always seem to feel this way, even when we're doing the kind of work that can be measured somehow. All I can say to these people is: Have you ever observed a Night Person at work during his or her peak time? After you've sat up with one of us and seen how productive we are, say that again.
We think we're vampires or have some other kind of odd self image.
Do you think you're the sun god Amon-Ra just because you're a Day Person?
We're criminals who use the excuse of staying up late to cover our crimes.
Sure, and all the people who are up in the daytime are law-abiding citizens. Crimes are ONLY committed at night.
We're hooked on caffeine.
It doesn't take coffee and coke to keep US up!
The only reason we stay up late is to go to bars, cavort, and party.
Sure, we like it as much as the next guy, but don't blame us just because we're always the last to leave!
We're delinquents and degenerates.
How do you know? Do you follow delinquents and degenerates around at night? If you do, what's YOUR problem?
Wednesday, May 13, 2009
first depiction of a woman
Monday, April 06, 2009
Sağlık Bakanlığı kot taşlamayı yasakladı!!!

Radikal 04/04/2009
Sağlık Bakanlığı, ölümle sonuçlanabilen bir akciğer hastalığı olan silikozise yol açtığı gerekçesiyle her türlü kot giysi ve kumaşlara uygulanan püskürtme işleminde kum, silis tozu veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanılmasını yasakladı. (Haberin devami)
Sağlık Bakanlığı görevini yaptı, Sıra Çalışma Bakanlığında
Sağlık Bakanlığının kot kumlamayı yasaklaması, iki yılı aşkın mücadelemizin en somut kazanımıdır.
Ancak yeterli değildir:
Mülki amirler ve yerel yönetimler, bölgelerindeki kaçak işyerlerini en kısa sürede tespit edip kapatmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, bugüne kadar bu işte kayıt dışı çalışmış ve mağdur olmuş binlerce işçinin sosyal güvenlik haklarını geriye dönük sağlamalıdır.
Adalet Bakanlığı, mağdur işçilerin yargı harçlarından muaf olması için “adli müzaheret” kararı çıkarmalıdır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu konuda sorumluluğu olan kamu görevlileri hakkında davaların yürüyebilmesi için, adli soruşturmalara izin vermelidir.
Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi tıbbi, adli ve idari tüm sürecin yakın takipçisi olmaya devam edecektir.
Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi
İletişim için
Prof. Dr. Zeki KILIÇASLAN 0 533 332 44 76
Av. Tanzer GÜVEN 0 533 561 62 50
Mehmet DEMİR 0 532 593 66 55
Sunday, April 05, 2009
did you ever wonder what snowmen do all summer?
Saturday, April 04, 2009
YEŞİLLER PARTİSİ BASIN AÇIKLAMASIYeşiller Partisi, Eş Sözcüsü Bilge Contepe’ye açılan soruşturmayı kınadı: “Bir kez daha Merhaba, Rojbaş, Hello”
Bilindiği gibi 14 Mart 2009 tarihinde Bodrum Turgutreis DTP seçim irtibat bürosuna yönelik ırkçı bir saldırı gerçekleştirilmiştir.. Bodrum’daki demokratik kitle örgütleri tarafından bu saldırıyı kınamak amacıyla yapılan basın açıklamasına katılan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Bilge Contepe “Kürdüyle, Türküyle, Çerkez’iyle tüm Bodrum halkının hello demeyi öğrendiği gibi rojbaş demeyi de öğreneceğini, farklılıklarla bir arada yasamanın demokrasinin temel gerekliliği” olduğunu söyleyerek yapılan saldırıyı kınamış ve faillerin bulunmasını talep etmiştir.
Bugüne kadar DTP bürosuna yapılan ırkçı saldırının faillerinin yakalanması konusunda hiçbir çaba gösteremeyen güvenlik güçleri, konuşmasından ötürü eş sözcümüzü ifade vermeye çağırmıştır. Kendisine hangi suçtan dolayı ifadesine başvurulduğu bile bildirilmeyen Bilge Contepe’ye “14 Mart 2009 tarihinde yaptığınız konuşma hakkında ifadenizi veriniz” gibi tamamen muğlâk bir soru sorulmuş ve etnik bir gruba karşı ırkçılığın somut göstergesi olan böylesi bir saldırıya karşı konuşmanın kendisi bir suçmuş gibi davranılmıştır.TRT Şeş’in açılışında Başbakan Erdoğan da Kürtçe konuşmuş ve seçim döneminde Kürt illerinde yapılan mitinglerde Kürtçe pankartlarla karşılanmıştı. Şimdi ise Anayasa’nın eşitlik ilkesine uyması gereken savcılar ve hâkimler eş sözcümüzün barışçı konuşmasını hukuk skandalı sayılacak biçimde soruşturma konusu etmektedirler. Korkutma ve sindirme amaçlı olduğu aşikâr olan bu tarz çifte standartlı uygulamalarla hâlâ karşılaşıyor olmak kara mizahın sınırlarını zorlayan devlet mantığının tipik bir göstergesidir. Aynı devlet mantığı Güneydoğu’da Kürtçe yazan ve konuşan belediye başkanlarına karşı da terör estirmektedir.
Bu zihniyet, hukukun ‘devletin âli menfaatlerinin’ korunmasının bir aracı olduğu, bazı potansiyel suçlu grupların var olduğu ve bunların yaptığı konuşmaların, eylemlerin, protestoların mümkün olan her türlü yöntem kullanılarak bastırılması gerektiği anlayışını meşru kılmaktadır. Devletçi bürokrasi anlayışının özünde bulunan zihniyetin amacı suça karşı adaleti sağlamak değil, hak aramaya karşı tepki göstereni ve sesini çıkaranı sindirmektir. Güvenlik ve yargı bürokrasisinin hâla tek parti döneminden kalma bir zihniyetle hukuku baskıcı bir biçimde yorumlanması demokrasinin önündeki en önemli engellerden biridir. Hukukçular adalet ilkesini devleti koruma fikrinden önde tutmadıkça, ülkemizde demokrasinin yeşermesi bir hayli zor olacaktır.
Yeşiller Partisi olarak Eş Sözcümüz Bilge Contepe’ye yapılan bu hukuk ve demokrasi dışı sindirme girişimini kınıyor, Demokratik Toplum Partisi’nin Bodrum Turgutreis seçim bürosuna yapılan saldırıya ilişkin güvenlik güçlerinin kayıtsızlığının takipçisi olacağımızı hatırlatarak bir kez daha “Merhaba, Rojbaş, Hello” diyoruz....
Yeşiller Partisi, 3 Nisan 2009
Thursday, April 02, 2009
just came across this funniest website
worth looking at, patiently, and you'll fall out of your chair laughing (or decide I have a sick sense of humour); particularly the images under Look category. Here are the ones about software, which are much less funky then the rest.


neler yapiyorum?
Mor ve Otesi Konseri
Maassilo, Rotterdam
Prof. Jacob Torfing's van Humboldt LectureNijmegen University


Milk (movie)
Muhabir / Reporter
Memet Ali Alabora
Rotterdamse Schouwburg

Turkiye'de Basin Ozgurlugu
De Balie, Amsterdam
Konusmacilar: Jessica Lutz - NOS
• Oral Çalışlar - Radikal
• Yasemin Congar - Taraf
• Kürşat Bumin - Yeni Şafak

Žižek
De Balie, Amsterdam
Friday, March 27, 2009
Second time I come across this idea...
Click on the photos to surf the original site.

Femdefence — an idea for a rape-protection device
The project Femdefence is an attempt to contribute to the debate on men’s sexual violence against women in society, using the esthetics of design, and the semiotics of marketing.
Femdefence is an on-going project first presented in 2003. The project includes the creation of an imaginary product, which bears the project’s name. The “product“ is a kind of protection against rape, somewhat similar to a tampon in that it’s user carries it inserted into her vagina. The basic idea is that the woman carries the protective device in her vagina. In it there is a sharp pin which has a penetrating effect on the perpetrator’s penis in the event of a rape. The construction is such that the pin still cannot injure the bearer.Wednesday, March 25, 2009
Uc Ekoloji'nin Yeni Sayisi Cikti!
Yeşil Politika ve Özgürlükçü Düşünce Seçkisi

DOSYA – Nükleer Enerji: Rönesans Masalının Arka Planı
- Umut İnsanda... Yeni Nükleer Kabullere Bir Bakış - Ayşem Mert
- Rebecca Harms ile Söyleşi - Üç Ekoloji
- Nükleer Rönesansa İtiraz - Ömer Madra
- Helen Caldicott ile Söyleşi - Gregory Dicum
- Siborg Bilimin Enerji Bağımlılığı Üzerine - Gediz Akdeniz
- Bilge Contepe ile Söyleşi - Dilek Özkan & Ümit Şahin
- Tarihsel İnsanlık Durumu - Ümit Şahin
- Önce Köylü mü? - Joost Jongerden
- Konukseverliğin Mırıltısı - Dilaver Demirağ
YEŞİL DÜŞÜNCE KLASİKLERİ
“Conspiratio” Kültürü - Ivan Illich
TARTIŞMA
Hepsi Kazanacak Bu Bebeklerin! - Mehmet Ali Üzelgün
KİTAP
Yaklaşan Küresel İklim Krizi - Engin Berk
SAYFA SAYISI: 160 FİYAT: 10 TL
Sunday, March 22, 2009
SECIMLERE 5 KALA
Yeşiller Partisi 29 Mart yerel seçimlerinde bir ilçe ve bir beldede bağımsız yeşil belediye başkanı adaylarını, üç ilçede de bağımsız yeşil belediye meclis üyesi adaylarını destekliyor. Ayrıca üç büyükşehir ve bir ilçe belediyesiyle bir muhtarlıkta, içinde yer aldığı ortak aday platformunun adaylarını destekliyor. Bugün "Bağımsız düşün, yeşili seç" sloganıyla kampanyasını başlatan partinin açıklamasına göre, "Yeşil adayların amacı, yeşillerin nasıl bir yerel yönetim anlayışı, nasıl bir yerel demokrasi modeli ve nasıl bir yeşil gelecek istediğini göstermek ve yeşil belediyelerde bu ideallerin uygulanmasını sağlamak."
Yeşiller'in seçimlerde desteklediği adaylar şöyle.
Bağımsız yeşil belediye başkan adayları: İzmir Konak'ta Derya Özgüzel, Hatay Samandağ Tomruksuyu beldesinde Sarpkaya Öz.
Bağımsız yeşil belediye meclis üyesi adayları: Bursa Nilüfer ilçesinde Sevgi Mutlu, İstanbul Şişli'de Sabri Ender Eren, Tekirdağ Merkez'de Kahraman Şahin.
Parti, Kadıköy'de "birlikte başarabiliriz" platformunun ortak belediye başkanı adayı olan Nursel Şengür'ü, belediye meclisi üyeliklerindeyse DTP listesinden seçimlere giren ortak bağımsız adayları destekliyor.
İstanbul'da feminist adaylara destek
Yeşiller İstanbul Beyoğlu'nda ortak aday platformunun adayını değil, bağımsız feminist aday Saime Ülfet Taylı Taş’ı destekliyor. Beyoğlu'ndaki Katip Mustafa Çelebi Mahallesi’nde de Lambdaistanbul, Amargi Kadın Kooperatifi, Mor Çatı ve Sosyalist Feminist Kolektif’in bulunduğu mahalleyi "gökkuşağına" boyamayı hedefleyen Belgin Çelik’i destekliyor.
Parti, ortak adaylardan İstanbul Büyükşehir'de Akın Birdal'ı, İzmir Büyükşehir'de Arif Ali Cangı'yı, Bursa Büyükşehir'de de İkbal Polat'ı destekliyor.
Thursday, March 19, 2009
Veysel Eroglu'nun demokrasi anlayisi
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Hasankeyf'e baraj kurma konusunda kararlı olduklarını söyledi. Bunun için Hasankeyf'e sandık kurmayacaklarını ve halkın görüşünü almayacaklarını belirten Eroğlu, "Çünkü vatandaş çok yanlış yönlendiriliyor. Biz tarihi mekanları ortaya çıkaran, eserleri taşıyarak Hasankeyf Kültür Parkı yapacağız. İddia ediyorum, üç-dört yıl sonra Hasankeyf turizm cenneti olacak" dedi.
5. Dünya Su Forumu'nda konuşan Eroğlu, önceki gün forumun açılışında gösteri yapan eylemcilerin davranışlarını kınadı. Eroğlu, "Biz her türlü görüşe açığız. Gelip düşüncelerin insani ölçütler çerçevesinde burada anlatabilirler. Onlar nümayiş yapıyordu. Nümayiş yapmak, insanları taciz etmek doğru mu?" diye sordu.
İki kişi sınırdışı edildi
Bu arada Dünya Su Forumu'nda "Riskli barajlara hayır" pankartı açtıktan sonra gözaltına alınan Uluslararası Nehirler çalışanları Payal Parekh ve Ann-Kathrin Schneider dün sınırdışı edildi.
ÖDP İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, uygulamayı protesto ederek Meclis Başkanı'nın vereceği yemeğe katılmayacağını söyledi.
Monday, March 16, 2009
I'm reading...
I'm reading The Handmaid's Tale by Margaret Atwood... And being deeply traumatised by it. Not only because it is so close home, but also it is unbelieveably successful as a novel. Writing a novel with a female narration is something on my mind these days, and when I read masterpieces like this, I get slightly discouraged. But that on the side, it is indeed a must-read, and that's why it is on all "best of English literature" lists...
Saturday, March 14, 2009
the superhero quiz
My result:Spider-Man (intelligent, witty, a bit geeky with great power and responsibility).
Click here to take the Superhero Personality Quiz
Thursday, March 12, 2009
perfections no.1
"Where do you want to go?" responded the Cheshire cat.
"I don't know," Alice answered.
"Then," said the cat, "it doesn't matter."
Lewis Carroll, Alice in Wonderland
common stuff...
so, I would like to use this opportunity to share another video Basak sent me, about what we have in common with other animals: dreams...
green city tips I -yesil sehirler I
Monday, March 09, 2009
Yes, yes... we're all for free speech...
"There are worse crimes than burning books. One of them is not reading them. "
In 1963, he was arrested and in 1964 charged with parasitism by the Soviet authorities. A famous excerpt from the transcript of his trial made by journalist Frida Vigdorova was smuggled to the West:
- Judge: And what is your profession, in general?
- Brodsky: I am a poet and a literary translator.
- Judge: Who recognizes you as a poet? Who enrolled you in the ranks of poets?
- Brodsky: No one. Who enrolled me in the ranks of humankind?
- Judge: Did you study this?
- Brodsky: This?
- Judge: How to become a poet. You did not even try to finish high school where they prepare, where they teach?
- Brodsky: I didn’t think you could get this from school.
- Judge: How then?
- Brodsky: I think that it ... comes from God.
For his "parasitism" Brodsky was sentenced to five years of internal exile with obligatory engagement in physical work and served 18 months in the Archangelsk region. His sentence was commuted in 1965 after protests by prominent Soviet and foreign literary figures, including Evgeny Evtushenko, Dmitri Shostakovich, and Jean-Paul Sartre.
In 1964, Leonid Brezhnev came to power. As the Khrushchev Thaw period ended, only four of Brodsky's poems were published in the Soviet Union. He refused to publish his writings under censorship and most of his work has appeared only in the West or in samizdat form.
Sunday, March 08, 2009
Only in Britain!

One of the usual mysteries in my life is that however apologetic I might try to sound, and sincerely feel, most people from the US feel offended when I share my difficulty with appreciating the "American" culture (way of life?). I usually get frustrated with myself too in this regard, but when something is fed down your throat, it is difficult to appreciate the taste. Hence, most my friends from the US either do not live there, or dislike that "American way of life" equally as I dislike certain things about where I come from -usually both.
In either case, just to emphasise my feelings about the matter even more clearly (and to highlight that I feel equally offended by cultural stereotypes when they are applied to the US as much as anywhere else), I would like to introduce you Stephen Fry's wonderful commentary on his travels in the "real America". Although he has written this in his "quintessentially British" way and for Britons, with a few changes (enter being obsessed with food, weather, and the whole rhetoric about how life is best and only possible in the [enter south european country name]) it could apply to any southern european country.
Anyhow, I will copy some of it below, and for the whole of it click here. (on a final note, I would like to establish how British/European it is to actually realise what Fry tries to make us realise... and how enjoyable his language is to read... oh well...)
"For years then, I have harboured deep within me the desire to make a series of documentary films about ‘the real’ America.
...
I have often felt a hot flare of shame inside me when I listen to my fellow Britons casually jeering at the perceived depth of American ignorance, American crassness, American isolationism, American materialism, American lack of irony and American vulgarity. Aside from the sheer rudeness of such open and unapologetic mockery, it seems to me to reveal very little about America and a great deal about the rather feeble need of some Britons to feel superior. All right, they seem to be saying, we no longer have an Empire, power, prestige or respect in the world, but we do have ‘taste’ and ’subtlety’ and ‘broad general knowledge’, unlike those poor Yanks.
What silly, self-deluding rubbish! What dreadfully small-minded stupidity! Such Britons hug themselves with the thought that they are more cosmopolitan and sophisticated than Americans because they think they know more about geography and world culture, as if firstly being cosmopolitan and sophisticated can be scored in a quiz and as if secondly (and much more importantly) being cosmopolitan and sophisticated is in any way desirable or admirable to begin with. Sophistication is not a moral quality, nor is it a criterion by which one would choose one’s friends. Why do we like people? Because they are knowledgeable, cosmopolitan and sophisticated? No, because they are charming, kind, considerate, exciting to be with, amusing … there is a long list, but knowing what the capital of Kazakhstan is will not be on it.
The truth is, we are offended by the clear fact that so many Americans know and care so very little about us. How dare they not know who our Prime Minister is, or be so indifferent as to believe that Wales is an island off the coast of Scotland? We are quite literally not on the map as far as they are concerned and that hurts. They can get along without us, it seems, a lot better than we can get along without them and how can that not be galling to our pride? Thus we (or some of us) react with the superiority and conceit characteristic of people who have been made to feel deeply inferior.
So I wanted to make an American series which was not about how amusingly unironic and ignorant Americans are, nor about religious nuts and gun-toting militiamen, but one which tried to penetrate everyday American life at many levels and across the whole United States.
...
There is one phrase I probably heard more than any other on my travels: Only in America!
If you were to hear a Briton say ‘Tch! only in Britain, eh?’ it would probably refer to something that was either predictable, miserable, oppressive, dull, bureaucratic, queuey, damp, spoil-sporty or incompetent - or a mixture of all of those. ‘Only in America!’ on the other hand, always refers to something shocking, amazing, eccentric, wild, weird or unpredictable. Americans are constantly being surprised by their own country. Britons are constantly having their worst fears confirmed about theirs. This seems to be one of the major differences between us."
song of the day (AND the lyrics...)
dEUS
(Several of my friends from Istanbul know how deeply attached I am to dEUS already -if you didn't here is why... They strike a certain sensitivity that makes my life possible here. When everything looks senseless and remote -and yet so logical a social order exerts power on me despite being closed and incomprehensible, or even obscure-, dEUS is there for me to turn to, and show the intricate fragilities within that senselessness... Reminds me that that distance hides beautiful cracks and sensitive souls.
The video is so fitting to the song that I couldn't bring myself to just post the lyrics this time. So, enjoy...)
You're probably right, seen from your side, that I've been lucky
but I've been meaning to crack all week.
Yes I've been involved, it never resolved into anything shocking.
Pains playing yoyo in my body as we speak.
And now I found something to look for, but I can't decide,
'Cause I might find that to stroll behind is better than to score.
Just like I did before.
It wouldn't be true, not towards you, to say that I'm staying.
When on every single impulse, on every other move I react.
'Cause in any old creek, with changing technique, you'll see me playing.
After any old motherfucking blow I'll be back.
We turned away from instant stuff
our cracking codes were breaking up
our words were sucked out it made them clean.
And after lowness say it
and after more let it be known
Our codes are grown into something mean.
You're probably right, as for tonight, you're making me nervous.
What is it you want me to be thinking of?
I'll put on a movie, I'll play something groovy as a matter of service
And I'll chuckle when you smile as a matter of love.
'Cause you know it's not my style to be giving up now.
And this pain in my side, I had enough.
This time I go for Instant Street
This life's a soulless excuse for all abuse and parenthesis.
The flyspecked windows and the stinking lobbies
they'll remain all the same, all the same.
This time I go. This time I go...
Saturday, March 07, 2009
AKP'nin Ömer El Beşir'e serdigi kirmizi halilar...
YEŞİLLER PARTİSİ
BASIN AÇIKLAMASI
Yeşiller'den Sudan diktatörüne destek veren AKP hükümetine uyarı: Dış politikada Türkiye'ye biçtiğiniz rol utanç verici!
İstanbul, 6 Mart 2009 - Yeşiller Partisi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce (UCM) Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir hakkında yöneticilerinin başlattığı girişimlerin ve UCM'yi küçümseyen açıklamaların Türkiye'nin insanlık suçu sanığı diktatörlerin yanında yer alması anlamına geldiğini ve bunun kabul edilemez olduğunu açıkladı. Yeşiller AKP hükümetine çağrıda bulundu: "BM Güvenlik Konseyi üyeliğini kötüye kullanmaktan vazgeçin ve UCM Sözleşmesini bir an önce onaylayın."
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Sudan’ın Darfur bölgesinde en az 300.000 kişinin ölümü ve 2,5 milyondan fazla kişinin yerinden edilmesi, kadınların ve kız çocuklarının tecavüze uğramasının suçlusu olarak Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir için çıkardığı tutuklama kararını memnuniyetle karşıladığını açıklayan Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Ümit Şahin, yaptığı açıklamada şunları söyledi: "TBMM Başkanı Köksal Toptan'ın yaptığı çarpıtmanın aksine Birleşmiş Milletler bünyesinde imzalanan bir sözleşmeyle kurulan ve şimdiye kadar 106 ülke tarafından tanınmış bir uluslararası mahkeme olan UCM, devlet başkanı olarak Darfur'da yaşanan olayların bütünüyle Ömer El Beşir'in kontrolü altında ve kendi emirleriyle gerçekleştiği suçlamasıyla tutuklama kararı çıkarıyor, buna karşın AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı bu insanı el üstünde tutarak ağırlamakla kalmıyor ve kurtarıcısı rolüne soyunuyor. Bu tutum Türkiye'nin başta Filistin'dekiler olmak üzere dünya üzerindeki barış çabalarında kendisini göstermek istediği yerle ilgili tutarlılığının, AB katılım çabalarındaki samimiliğinin ve uluslararası camiada kendisini koyacağı yerin sorgulanmasına neden olacaktır ve hükümetin temsilcisi olduğunu iddia ettiği Türkiye yurttaşları için aşağılayıcıdır.
AKP'yi bir kez daha insanlık dışı bir şekilde tüccar mantığıyla dış politika yürütmekten vazgeçmeye ve Türkiye’nin hak ettiğini düşündüğümüz saygınlığa uygun bir şekilde UCM sözleşmesini acilen onaylayarak Sudan hükümetine UCM ile tam işbirliği yapma yolunda baskı yapmaya davet ediyoruz."
Monday, February 16, 2009
Antonia
Antonia (released as Antonia's Line in the English-speaking world) is a 1995 film by Dutch director, writer, and feminist Marleen Gorris. It's an edifying and enchanting feminist fairy tale, centring around a charismatic and strong-willed Dutch woman who, shortly after World War II, returns with her daughter to the village where she was born. Winner of an Academy Award in 1996 for Best Foreign Language Film, it presents a multidimensional celebration of hospitality through the story of the matronal Antonia (Willeke van Ammelrooy) who, after returning to the anonymous Dutch village of her birth, establishes and nurtures a close-knit matriarchal community. Spanning nearly forty years starting just after World War II, it follows Antonia as she takes over the family farm, befriends a recluse, takes in the village simpleton, and provides a home for a retarded young woman who has been raped by a brother. The film covers a breadth of liberal topics, with themes ranging from death and religion to sex, intimacy, lesbianism, misandry and love. It won the 1996 Academy Award for Best Foreign Language Film, the Toronto International Film Festival People's Choice award, and the Nederlands Film Festival Golden Calf award.
Plot details
Saturday, February 14, 2009
Thursday, February 12, 2009
From the Jewish Voice for Peace
Here is a letter I received from Jewish Voice for Peace. Frankly, I would be interested in hearing why the ADL is supporting Lieberman. Any information on that would be great, especially if you would add it to the comments section under this post.
Dear Aysem,
Abe Foxman of the Anti-Defamation League is defending one of Israel's most powerful far-right extremists and his plan to strip "unfaithful" citizens, mostly Arab Israelis, of their citizenship. The Anti-Defamation League is supposed to "secure justice and fair treatment to all." Instead, they are supporting a dangerous ideology that calls for taking citizenship away from Israelis for exercising their right to free speech.
How can we expect the ADL to effectively defend the rights of Jews when they so easily step on the rights of Arabs?Avigdor Lieberman now heads Yisrael Beytenu, the third largest party in Israel, and is likely to be a minister in a new Israeli government.
On February 10, the Jewish Telegraphic Agency reported that Abe Foxman defended Lieberman's plan, despite the fact that "Some liberal Israeli and Jewish groups have condemned Lieberman as a fascist - the left-wing Meretz Party even compared him to the late far-right Austrian politician Joerg Haider - for his proposal to require Israeli Arab citizens to sign an oath of allegiance to the Jewish state." (1)
Instead of defending Lieberman, the ADL should be condemning him.
Why should the Anti-Defamation League condemn Lieberman?
- Avigdor Lieberman led the drive in Israel's Central Election Committee to have Arab political parties banned from running in the most recent election, which passed successfully and was overturned only by the Israeli Supreme Court. (2)
- He has called for the expulsion of Arab Members of the Knesset, threatening them that "a new administration will be established and then we will take care of you." (3)
- He has called for Arab citizens of Israel to sign an "oath of loyalty" to the state or be stripped of their citizenship. (4)
- His party has been very clear about what being "loyal" means: If you are an Arab student and dare come to school wearing a kefiyah, you are "disloyal." (5)
- Lieberman's party said that if you are a Muslim Israeli and collect money and medicines for Gaza relief, you are "disloyal." (6)
If Lieberman's plan is put into place, if you do not meet his standards of loyalty, you lose all the rights of a citizen; you lose the right to vote; and you lose the right to have a political party or to run for office - that is, the right to participate in Israel's political process.
Is this what the ADL stands for?
Remind Abe Foxman that his organization was founded "to stop the defamation of the Jewish people and to secure justice and fair treatment to all" - and that all means all, including Arab Israelis.
Click here to sign the letter to Abe Foxman.
----
(1) Back in 2006, the ADL condemned Lieberman's call to execute Arab legislators. But today, Abe Foxman defends Lieberman's loyalty oath (http://jta.org/news/article/2009/02/10/1002906/controversial-lieberman-proposal-finds-support-among-american-jews)
(2) http://www.haaretz.com/hasen/spages/1054867.html
(3) http://www.haaretz.com/hasen/spages/962767.html
(4) http://news.yahoo.com/s/ap/20090204/ap_on_re_mi_ea/ml_israel_hard_line_hero
(5) in Hebrew: http://beytenu.org.il/126/2596/article.html
(6) in Hebrew: http://beytenu.org.il/126/2345/article.html
I finally found something agreeable to post on Wilders...
The anti-Muslim Dutch MP does not deserve the publicity his banning from Britain and prosecution in the Netherlands provide.
There is a whiff of political surrealism about the tale of Geert Wilders, the virulently anti-Islamic Dutch MP who has been banned from coming to London this week on public order grounds. He had received an invitation to show his documentary short "Fitna", a chaotic rant calling for the banning of the Koran – being "worse than Hitler's Mein Kampf" in the MP's view – and the rejection of Islam.
Lord Ahmed, the Labour peer, had vigorously protested about the Dutch politician and his film, and said they should not darken the doors of the Palace of Westminster. On Tuesday night, according to the Daily Telegraph, the banning order was issued by the government. Wilders has made hay, declaring this an attack on his freedom of speech and getting the Dutch foreign minister to complain to David Miliband. Enjoying his martyr role, Wilders plans to challenge the ban and says he now needs 24-hour police protection.
...
Wilders is now pitching to be seen as a martyr of political correctness and censorship. In Holland, and now in Britain, he claims to have been gagged and prevented the right of free speech. The fact that he claims the right of free speech to curtail the rights of free speech, and freedom of prayer and preaching, to Europe's Muslims seems to him neither here nor there. The libertarian conservative MEP and columnist Daniel Hannan has argued in his blog in the Telegraph that Jacqui Smith's ban on the MP gives him more publicity than he deserves, and that he should have been let in, allowed to strut his stuff and then consigned to oblivion.
...
Even writing about him seems to give him more profile than he deserves, but the problem is that these cases are beginning to crop up increasingly often. Most of the public is pretty level-headed about these things. It's the authorities that seem to give them more than they are due.
Towards the end of last year, a court in Amsterdam appeared to play into Wilders' hands – just as what little controversy there had been was dying down. It decided to prosecute the MP for incitement to hatred and causing insult. One wonders why the court wanted to offer Wilders such a golden opportunity to claim the status of judicial martyr.
He does seem to care about his time in court in Amsterdam, however, and this appears imminent. Last week, he announced he was hiring one of the Netherlands' most celebrated lawyers, Bram Moskowicz, to get the case thrown out in the Amsterdam Court of Appeal. This ploy is unlikely to succeed.
...
Before the film Fitna (meaning "disagreement and division among peoples") could be seen on the web, it had to be edited because, among other reasons, Wilders failed to get copyright clearance for reproducing the Danish newspaper cartoons. This seems in keeping with the almost shambolic way in which it has been put together. More crass the film itself is the interview Wilders is currently running on YouTube. Here he persists referring to the Qur'an as "this fascist book", and to Islam as "this wrong ideology", without ever defining his terms.
Ian Buruma surely has a point when he concludes there must be limits to the right to insult for the sake of it, while upholding the right to criticise. But the authorities, judicial, political and spiritual, must show more common sense. To pursue the authors of Fitna and their like with prosecutions and official guidelines about social cohesion, cultural relativities and mutual respect is to follow them into the descending spiral of their own absurdity.
The malaise of extreme language was depicted with stunning accuracy by Thucydides in his account of the civil war in Corcyra:
"Any idea of moderation was just an attempt to disguise one's unmanly character; ability to understand a question from all sides meant that one was totally unfitted for action ... Anyone who held violent opinions could be trusted, and anyone who objected to them became a suspect."
That was in 427 BC. What a long way we haven't come.
Wednesday, February 11, 2009
1. Altın Bamya Cinsiyetçilik Ödülleri
Altın Bamya, Türkiye sinemasında, erkek egemen bakışın ağırlığına, kadınlara dair alanların daraltılmasına, kadınlara dair oluşan yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın yeniden üretilip temsil edilmesine ve bu ayrımcılığın kanıksanır kılınmasına bir eleştiri, bir karşı duruş, bir söz söyleme isteğiyle ortaya çıktı.
Altın Bamya Ödülleri, Türkiye sinemasındaki cinsiyetçiliğe dikkat çekmek ve bir sonraki yıl bu sembolik ödülü verecek aday bulamamak dileğiyle veriliyor.
Altın Bamya adayları, Altın Bamya ön jürisi tarafından 2008 yılında vizyona giren yerli sinema filmlerini bu bakışla değerlendirerek belirlendi.
1. Altın Bamya Adayları
1.Erkek Karakter:
Erkeklerin filmlerde tüm anlam ve aksiyonun merkezi olma durumları, cinsiyetçiliğin en bariz yansımasıdır: hikayelerin odağında erkekler ve onların güçleri, özellikle de kadınları (kadın karakterleri) olumsuzlama, nesneleştirme üzerinden kurulmaktadır.
Bu kategori değerlendirilirken, erkek karakteri canlandıran oyuncunun yorumu göz önüne alınmadan, erkek karakterin mutlaklaştırıp onayladığı 'erkek' rol ve modelleri ve bunlarla özdeşleşildiği takdirde yaratacakları çok riskli anlamlar ve sonuçlar göz önüne alınmaktadır.
Erkek Karakter kategorisinde 2008 Altın Bamya adaylarımız:
- Aşk Tutulması
- Issız Adam
- Recep İvedik
2. Kadın Karakter:
Kadın, bir karakterdir, bir insandır. Gerçek bir karakter olarak ele alınıp işlenmedikçe hep erkek egemen bakışla resmedildikçe ve (tekinsiz, güvenilmez, şeytani, kötülüklerin anası, iyi kadın-kötü kadın, fedakâr anne, seyirlik, zayıf .vb...) yanlış, eksik, özensiz ve zararlı temsilleri sürdükçe, kadınların bir bütün olarak beyaz perdeye yansıması mümkün olmamaktadır.
Bu kategori değerlendirilirken, kadın karakteri canlandıran oyuncunun yorumu göz önüne alınmadan, kadın karakterin ürettiği anlamlar, dolaşıma soktuğu okumalar, cinsiyetçi tutum, rol ve kalıpları ne derecede pekiştirip onayladığı göz önüne alınmaktadır.
Kadın Karakter kategorisinde 2008 Altın Bamya adaylarımız:
- Aşk Tutulması
- Osmanlı Cumhuriyeti
- Üç Maymun
Senaryo, sinemasal tüm öğeleri soyutlandığında ve sadece filme çekilmiş senaryo olarak okunduğunda bile cinsiyetçi izler taşıması, kadın ve erkek karakterlere adil ve eşitlikçi yaklaşmaması, bu tutumun diyaloglardan, karakterlere kadar her sahnesine sinmiş olması ve içerdiği cinsiyetçi unsurlar göz önüne alınarak değerlendirilmektedir.
Senaryo kategorisinde 2008 Altın Bamya adaylarımız:
- Issız Adam
- Üç Maymun
- Vesaire Vesaire
4. Film:
Film, ışıktan, kadraja, kadın ve erkek karakterlerden, yönetmenin yorumuna kadar tüm unsurlar bir arada toplu bir şekilde ele alındığında, parçaların yarattığı çelişki içermeyen cinsiyetçi 'bütün' göz önüne alınarak değerlendirilmektedir.
Film kategorisinde 2008 Altın Bamya adaylarımız:
- Aşk Tutulması
- Issız Adam
- Recep İvedik
Sunday, February 08, 2009
Here is an article I came across about the Dutch Provos, and found terribly relevant to creative ways for resistence today...
Dutch Provos
By Teun VoetenHigh Times, January 1990, pp. 32-36, 64-66 & 73
It's no secret that Holland has the most liberal drug laws in the world, especially when it comes to cannabis. What you may not realize, however, is that these laws were enacted thanks to the efforts of the Dutch Provos. The Provos set the stage for the creation of the Merry Pranksters, Diggers, and Yippies. They were the first to combine non-violence and absurd humor to create social change. They created the first "Happenings" and "Be-Ins." They were also the first to actively campaign against marijuana prohibition. Even so, they remain relatively unknown outside of Holland. Now, for the first time, their true story is told.
It all started with the Nozems. Born out of the postwar economic boom, the Nozems were disaffected Dutch teens armed with consumer spending power. Part mods, part '50s juvenile delinquents, they spent most of their time cruising the streets on mopeds, bored stiff and not knowing what to do. Their favorite past-time? Raising trouble and provoking the police.
"Provo" was actually first coined by Dutch sociologist Buikhuizen in a condescending description of the Nozems. Roel Van Duyn. a philosophy student at the University of Amsterdam, was the first to recognize the Nozems' slumbering potential. "It is our task to turn their aggression into revolutionary consciousness," he wrote in 1965.Inspired by anarchism, Dadaism, German philosopher (and counter-culture guru-to-be) Herbert Marcuse, and the Marquis de Sade. Van Duyn, a timid, introverted intellectual, soon became the major force behind Provo magazine. But while Van Duyn presided over the Provos' theoretical wing, another, more important element was provided even earlier by its other co-founder, Robert Jasper Grootveld, a former window cleaner and the original clown prince of popular culture.
More interested in magic than Marx, Grootveld was an extroverted performance artist with a gift for theatrical gesture. During the early '60s, he attracted massive crowds in Amsterdam with exhibitionistic "Happenings." At the core of Grootveld's philosophy was the belief that the masses had been brainwashed into becoming a herd of addicted consumers, the "despicable plastic people." According to Grootveld, new rituals were needed to awaken these complacent consumers. While the writings of Van Duyn greatly appealed to the educated crowd, Grootveld found his followers among street punks.
Monday, February 02, 2009
dogru yonde kucuk adimlar...
Ermeni aydınlar da harekete geçiyor
Radikal 01/02/2009, ADNAN GÜNDOĞAN/ERTUĞRUL MAVİOĞLUBüyük tartışmalara neden olan ‘Ermeniler’den özür diliyorum’ kampanyası, Ermeni aydınlara da ilham verdi. Şimdi Ermeni aydınlar, 1900’lü yılların başında Ermeni çetelerin öldürdüğü masumlar ve ASALA eylemleri için Türklerden özür dileyecek
“Ermeni halkı adına işlenen cinayetler için özür diliyor, bunların acısını duyan masum Osmanlıların ve Türklerin duygularını paylaşıyorum.”Bu cümlenin, Avustralya’nın Sydney kentindeki Macquarie Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türk Ermeni Diyalog Grubu Eşbaşkanı Dr. Armen Gakavian tarafından ‘özür diliyorum’ kampanyası çerçevesinde imzaya açılacak olan bildirinin taslağında yer aldığını, Radikal 2’de Baskın Oran’ın yazısından öğreniyoruz.
ABD’den Prof. Dennis Papazian’ın da desteklediği taslak bildiriye önümüzdeki hafta son hali verilecek ve dünyadaki bütün Ermenilere imzalamaları için ulaştırılacak. Kampanyanın önemli isimlerinden Papazian, Michigan’daki Ermeni Araştırmaları Merkezi’nde Tarih doktorası sahibi bir araştırmacı olarak tanınıyor. Papazian, Ermeniler konusundaki düşünce ve yazılarıyla bilinen Taner Akçam ile aynı üniversite bünyesinde çalışmalar yapıyor.
Ermeni aydınlara bu adımı attıran olayın, Türkiye’de başlatılan ve başlar başlamaz da ırkçı-faşist çevrelerin yoğun saldırısına uğrayan ‘özür diliyorum’ kampanyası olduğunu, Dr. Armen Gakavian reddetmedi. Gakavian, kampanyanın sürdürüldüğü www.ozurdiliyorum.com sitesi hack saldırısına uğramış olsa da 30 bin imzaya ulaşılmış olunmasından mutlu. Ermeni aydınların kampanyası, “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum” diyen Türkiye’deki bildiriden esinlenmiş. Şimdi benzer cümleler Ermeni aydınlar tarafından dile getirilecek ve yeni bir vicdan muhasebesinin de önü açılacak. Ve belki de iki özürden dünyayı kıskandıracak sıkı bir kardeşlik doğacak.
Radikal’in sorularını yanıtlayan Gakavian, “Yürüteceğimiz kampanya ile Türkiye’deki aydınların ‘özür dileme’ kampanyasını tüm yüreğimizle karşıladığımızı göstereceğiz. Hazırlanan bildiri, Ermeni çetecilerin işlediği cinayetler ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden özür dilemeye yöneliktir. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte meydana gelebilecek her türlü şiddeti reddediyoruz. Umarım kampanya başarılı olur.” dedi. İşte Gakavian’ın sorularımıza yanıtları:
Türkiye’de 30 bin kişinin katılımını sağlayan bir kampanya yürütülüyor. 1915 Ermeni soykırımını hayata geçirmiş Osmanlı Türkleri yüzünden acı çeken ve adaletsizliğe uğrayan Ermenilerden özür diliyorlar. Bundan haberdar mısınız?
Evet, Sydney’deki bazı Türk dostlarımdan olayı işittim. Bence Türk ulusunun asaletini güçlendirecek türden harika bir girişim. Bu türden bir özür asaleti gösteriyor zira bir kişinin, sıradan bir insan da olsa bir ulus da olsa geçmişiyle yüzleşmesi çok güç; ve bu cesareti gösteriyor zira çok kısa zaman önce yüzleşme çabalarının susturulma girişimi olarak TCK 301. maddeyi tanıdık. Umarım Ermeniler dahil dünyanın diğer ulusları da bu özür kampanyasına imzalarıyla katılarak öncülük edenlerin gösterdiği cüretin aynını sergileyerek kendi dolaplarındaki iskeletlerle yüzleşebilirler.
Ermeni aydınların başlatacağı kampanyanın içeriğini anlatabilir misiniz? Ne yazacak hazırlanan bildiride?
Türkiye’deki ‘özür dilerim’ kampanyasına yanıt niteliğinde bir çalışma bu. Geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olan her türlü şiddeti reddetmeliyiz. Türkiye’deki çalışmayı yürekten destekliyorum. Bu bize mutluluk verdi. Bir hafta sonra imzaya açacağımızın bildirimiz son şeklini almış olacak. Ermeni çetecilerin işlediği cinayetlerden ve ASALA eylemlerinden ötürü Türklerden ve Osmanlılardan özür dileyen, yaşananlardan duyulan üzüntüyü anlatan bir içeriği var bildirinin.
Siz Türk devletinin yerinde olsaydınız özür diler miydiniz?
Öyle olacağını umardım. Bu soru etrafında düşünelim: Bir Ermeni olarak Ermenilerin işlediği suçlardan ötürü üzgün müyüm? ASALA nedeniyle üzgün müyüm? Ermenilerin işlediği katliamlar ve etnik temizlikten ötürü? Evet, üzgünüm, hiç bir çekimcem yok. Bu suçlar bütün bir ulusun ortadan kaldırılması girişimiyle karşılaştırılamasa dahi hâlâ suçtur ve kimse aksine ispat edip bunları önemsizleştiremez. Eğer Türk devletinin yerinde olsaydım, özrü onyıllar süren inkârın ardından yitirilmiş itibarın yeniden kazanılmasının mükemmel bir yolu olarak görürdüm.
Türkiye’deki özür kampanyasında sizin bulgularınızın yeri var mı?
Hayır, doğrudan yok. Özür Ermenilerin çektikleri acıların tanınmasıdır ve bu acıya sebep olan Türk devletinin hem öldürmeler hem de inkârdaki sorumluluğunu üstlenmesidir. Amaç tanımlamalar sorusuna ve siyasi açıklamalara vs. yanıt vermek değildir. Bu yüzden özüre dair herhangi bir Ermeni tavrı da benzer olmalı. Gerçekte şahsen Türk aydınlarının açıklamalarına yanıt niteliğinde bir taslak hazırladım ve bunu çok yakında dağıtıp sonra da kamuoyuna sunacağım. Bu umut ederim ki Ermenilerin de imzalarını koyacakları bir dilekçeye dönüşür. Ayrıca Fransa’dan da bazı karşı yanıtlar var, bir grup Fransız-Ermeni aydının imzaladığı.
Türkiye’deki özür kampanyasının, Ermenilerin Ermeni toplumu içinde yaptıklarına etkisi ne olur?
Köklü düzeyde denilebilecek devasa bir etki olmaz ve şu türden konuşmalardan öteye geçmez: “Harika değil mi? Türkiye’de bazı şeyler açıkça değişiyor.”
Kimileri şüpheli duracak yahut yeterli bulmayacaktır. Fakat çoğunluğu müteşekkir olacak ve bundan etkilenecektir. Ermenilerin çoğunun bunun ne kadar cesurca bir adım olduğunun farkına varacağını sanmıyorum.
Peki bundan sonra ne olur? Kendi araştırmanız ve kampanyanıza dair nasıl bir sonuç görmek istersiniz?
Ermenileri kaçınılmaz bir devlet kabulünü memnuniyetle karşılamaya hazırlamak isterim. Bu altı ayda da olsa 60 yılda da fark etmez. Ve cesur Türklerin yaptıkları gibi Ermenilerin de kendi dolaplarının içindeki iskeletleri ortaya koymaya istekli olmalarını isterim.
Bu arada aynı zamanda Sydney’deki Ermenilerle Türkleri bir araya getirme çalışmama devam edeceğim, nereye gidersem gideyim yine aynı şeyi yapacağım. Burada, Sydney’de yaptığımız nefret ve yalanların üstesinden sevgi ve hakikatle gelebilecek dünya çapında gelişen bir hareketin parçası olmaktır. Bu tanrının verdiği görev ve aksi davranamam. Türk özründe kullanılan kelimelerdeki gibi, ‘vicdanım reddeder’... yerli yerimde durup hakikat ve uzlaşma yolundaki fırsatın kaçmasını...
Türk hükümetinin pozisyonu veyahut halet-i ruhiyesi özür dileyecek bir şey yapılmadığı yolunda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tam aksine özür dilemesi icap eden devlet. Evet bireyler özür dileyebilir, bunun pek çok örneği var. Vicdanların sessiz kalmaya müsaade etmediğini yahut da bir biçimde bu suçlardan ötürü kârlı çıktıklarını anladıklarını görüyoruz.?Fakat bu devletin bir hakikati kabul edip özür dilemesinin yerini tutmaz.
Türklerin Ermenilerden özür dilemesi yeterli mi? Bu Ermeni toplumunu tatmin edecek mi?
Bu çok önemli ve zor bir soru. Bu konuda Ermeniler içinde elbette çok farklı görüşler var. Ben sadece benimkini dile getireyim. Daha önce de belirttiğim gibi bir özür sadece bir başlangıçtır, fakat iyi bir başlangıçtır. Eğer özür yitirilmiş insan yaşamı ve çekilmiş acıların tanınmasıysa, ki bugün tanıklık ettiğimiz özür tam da bu, bunun çok büyük bir önemi vardır.
Fakat özrün samimiyeti bunu izleyen adımların ne olacağına da bağlı, mümkün olduğu kadar işlenmiş olan suçun sonuçlarına da bağlı. Türk devleti örneğinde bu, kurbanların faillere dönüştürüldüğü inkâr ve tarihi çarpıtma politikasının bir kenara bırakılması anlamına geliyor. Aynı zamanda bu anıtların restorasyonu, geri dönme hakkı (ziyaret için yahut yaşamak için) yahut da Ermenistan’ın Türk toprakları aracılığıyla bir limana erişiminin sağlanması türünde olabilir.
Açıkça belirtmeliyim ki bence toprak talepleri, bazı toprakların Ermenistan’a verilmesi anlamında tamamen abestir. Bu aynı zamanda gerçekdışıdır da.
Tartışılabilecek başka bazı fikirler de olabilir. Fakat hiç tereddütsüz söylenebilecek tek bir şey varsa o da şudur: En büyük tazminat ve samimiyet ifadesi Türkiye’nin koşulsuz olarak Ermenistan’a uyguladığı ablukayı kaldırması ve Ermenistan’ın kendi ayakları üzerinde durabilmesi olacaktır.
Bu yüzden şahsen geleneksel anlayışta olduğu gibi toprak talepleriyle ilgilenmiyorum. Ermenilerin ceplerine para konulması anlamında mali tazminatla da ilgilenmiyorum. Devlet yukarıda saydığım tavsiyelerin uygulanmasına harcanmak üzere fon bulmakla yükümlü zaten ve ayrıca Türk hükümetinin Washington’daki lobicilere ödediği paraları kestiğinde hayli tasarruf edeceğini de unutmamalıyız.
Özür dilemenin etkisi ne olur?
‘Cinayetin inkârının son aşaması’ denilip duruldu. Özür Ermenilerin tarihlerinin korkunç bir parçasını kapatmasına yardımcı olabilir. Bir iyileşme sürecini başlatabilir. Kimi acıları dindirmeye yarayabilir. Fakat belirtmeliyim ki bu sadece bir ilk adım olmalı, son değil.
Özür kampanyasına öncülük anlamında aydınların rolü için ne düşünüyorsunuz? Mükemmel ve tarihsel anlamda kaçınılmaz. Memnuniyetle karşılıyorum. Bu hareket özür yolunda harekete geçilmesi için iyi bir başlangıç fırsatı oluyor. Dünya tarihi boyunca aydınlar en büyük değişim yapıcılar oldular. Gelecekte neler olacağını görmek için sabırsızlanıyorum.
Halihazırdaki Avustralya hükümeti Şubat 2008’de ülkedeki ‘kayıp kuşaklardan’ (Avustralya’nın yerli halkı Aborijinler) özür diledi fakat Avustralya’nın 1778’deki işgalinden ötürü yerli halka reva görülenlerde ötürü özür dilemediler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu özür Avustralya hükümetinin olgunluğunun ve asaletinin kanıtıydı. Özrün kendisi çok etkili ve samimiydi ve başbakan özür metnini kendisi yazmakta ısrarcı oldu, bu yüzden çok kalpten gelen bir şeydi. Fakat bunun arkasında neredeyse yarım yüzyıllık tartışmanın ardından bir inkâr ve öteleme var. Ve bu çok spesifik bir özürdü, sadece yerli Avustralyalılara yönelik özel bir muameleyi ele alıyordu. Neden? Belki de bu yaptığımız hataların çok somut delillerinin sadece bir kısmını içeriyor. Bilemiyorum.
Özür aynı zamanda ‘soykırım’ kelimesini içermedi, büyük olasılıkla bu türden bir kavramın bölücü olacağından ötürü. Belki de birkaç yıl içinde toz duman yatıştığında ve hâlâ önde gelen kişilikler nezdinde kayıp kuşakların soykırıma maruz kaldığı yolunda büyük bir fikir birliği hasıl olursa gelecekteki hükümet bu kavramı da kullanabilir.
Fakat daha da önemlisi yerli Avustralyalıların yaşadıkları felaketin ve derin acıların tanınmış olması ve kamuoyu nezdinde bunun ortaya koyulması. Hükümetin bu doğrultudaki sorumluluğunu herhangi bir gerekçeye başvurmadan yerine getirmesi.
Parlamentoda başbakanın dudaklarından ‘özür dilerim’ kelimesini işittiklerinde ağlayan yerli Avustralyalıları gördüğümde, bir anlığına Türk hükümetinin de böylesi bir özrü dile getirmesinin nasıl bir şey olacağını hayal etmeye çalıştım. Sanırım pek çok Ermeni gibi ben de rahatlamış hissederdim. Fakat bunun sadece bir başlangıç olduğunu, nihayet olmadığını, bir süreç olduğunu da görmemiz lazım.
.gif)





