The pics are really cool. I sooo wanted to be in each of those places. I so wish I could take such photos...
RADIKAL 06/08/2007
ÜMİT ŞAHİN
Her seferinde söylemekten dilimizde tüy bitti, yazmaktan yorulduk, ama ne yazık ki hâlâ atık yakmanın zehirli kimyasalların bertarafında uygun bir yol olduğu düşüncesi yaygınlığını koruyor. Oysa zehirli kimyasalların yakılması, bu maddelerin çevreye yayılmasını engellemez, sadece form ve hacim değiştirmesine neden olur. Zehirli atıkların yakıldığı tesislerin bacalarından çıkan son derece zehirli kimyasallar havaya ve bu yolla yine toprağa ve sulara yayılır, üstelik çok uzak mesafelere taşınarak bütün yeryüzünü kirletir.
Yakma ürünü olan en tehlikeli maddeler arasında dioksinler ve furanlar gibi birinci derecede kanser yapıcı zehirler de vardır. Kalıcı organik kirleticiler denen bu maddeler canlıların vücudunda birikerek besinler yoluyla, özellikle de hayvansal ürünlerin tüketilmesiyle insanlara da bulaşırlar. Kanser hastalığının bu kadar yaygınlaşmasında diğer kimyasal zehirler ve radyoaktif kirliliğin yanı sıra, başta dioksin olmak üzere kalıcı organik kirleticilerin yeryüzünü kirletmesinin de büyük rolü var. Üstelik bu maddeler pek çok canlı türünün soyunun tükenmesine neden oluyor.
İzinsiz gömülen zehirli atık varillerinin kamuoyunun gündemine gelmesine neden olan geçen yılki Tuzla olayı gibi, şu anda takibi süren Çerkezköy olayı da, zehirli atıkların kontrolsüz şekilde çevreye bırakıldığının kanıtları olarak basında önemli yer buluyor. Bir bütün olarak olayın yansıtılış biçimi ve üzerine gitme kararlılığı sevinç verici. Ancak her seferinde meselenin nasıl olup da İZAYDAŞ'ın yetersizliğine bağlandığını, bu yolla da neden yeni atık yakma tesislerinin gerekliliğinin savunulduğunu anlamak zor.
Hem yetkililerin, hem de konuyla ilgilenen pek çok insanın, zehirli atık sorununa "gözümüz görmesin, başımıza iş açmasın, yakalım kurtulalım" diye baktığını, atık yakmanın bu kadar savunulmasının bunun dışında bir nedeni olmadığını düşünüyorum. Öte yandan elbette atık yakma endüstrisinin yönlendirmelerinin de bu düşüncenin yaratılmasında rolü var ve
çevre kirliliğinden kaygı duyan çoğunluk, iyi niyetle de olsa çok yanlış bir önlemin savunuculuğunu yapma durumunda kalıyor.
Oysa zehirli atıkların gerçekten doğaya ve insan sağlığına zarar vermemesini sağlamanın yolları var. Öncelikle temiz üretim teknikleri denen sıfır atık teknolojilerini kullanmak, hatta bu teknolojilerin kullanılamadığı yerlerde ileri derecede zehir açığa çıkaran üretim süreçlerini (eğer yaşamsal öneme sahip değilse) yasaklamak gerekiyor. Böylece üretilen zehirli atık miktarı azaltılırken, bu aşamaya gelene kadar, ya da her şeye rağmen, üretilen atıkları ise yakmak değil, uygun zararsızlaştırma tekniklerini kullanan işlemlerden geçirdikten sonra (ki dünyada çok sayıda yöntem var) doğaya karışmayacak kadar sızdırmaz biçimde depolamak gerekiyor.
Türkiye kalıcı organik kirleticilerin üretimini yasaklayan Stockholm Konvansiyonu'nu imzaladığı halde Meclis'te kabul ederek onaylamadı ve yürürlüğe sokmadı (tıpkı Kyoto Protokolü gibi ABD ile birlikte). Oysa atık yakma tesisleri, Avrupa'da bu uluslararası sözleşmenin ve çevre hareketlerinin inatçı mücadelesinin etkisiyle kapatılmaya başlanmış durumda. Biz ise ne yazık ki hala kırk katır mı, kırk satır mı teknolojilerinden medet umuyoruz.
Dr. Ümit Şahin: Halk sağlığı uzmanı, Çevre İçin Hekimler Derneği II. Başkanı, Yeşiller üyesi
RADİKAL - ANKARA - Yargıtay, Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un 'Türklüğü aşağılama' suçundan yargılandığı davanın, soruşturma ve kovuşturma izni verilmediğinden düşürülmesine ilişkin kararı onadı. Pamuk hakkında, İsviçre'de yayımlanan bir dergiye verdiği röportaj nedeniyle eski Türk Ceza Kanunu'nun 'Türklüğü aşağılamak' suçunu düzenleyen 159. maddesi uyarınca dava açılmıştı. Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi, söz konusu maddeden yargılama yapılabilmesinin Adalet Bakanı'nın iznine bağlı olduğuna karar vermişti. Aralarında avukat Kemal Kerinçsiz'in de bulunduğu müdahiller, kararın bozulmasını istemişlerdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, bozma talebini geri çevirdi.
29/07/2007 Radikal
BASKIN ORAN
İki şey anlatacağım. Birincisi: Bu kadar başarılı bir kampanya yürütülmüşken, bu kadar büyük bir teveccüh gelmişken neden bu seçim yenilgisi? Bunun en açık yanıtı Prof. Nilüfer Göle'den geldi: "B. Oran, yandaşlarının ezberini bozamadığı için kaybetti".Neden karşına aday?
"Neden DTP sonradan bir aday çıkardı?" sorusu sürekli geliyor. Verdiğim cevabı size de sunayım: "Ben DTP'nin yerine cevap veremem. Üstelik, sevdiğim bu insanların üzüntülerini daha da artıramam. Dahası, Kürtlerin TBMM'ye girmelerini TC'nin bekası açısından yaşamsal önemde buluyorum ve gerek DTP'nin gerekse Kürt kardeşlerimin oluşan bu duruma hiç layık olmadıkları düşünüyorum".
'Aday çıkardık, çünkü' diyebileceklere aktarasınız diye size bir de kronoloji verebilirim:
- 25 Mayıs Cuma Orhan Doğan ve iki eşbaşkan Ankara'daki evime konuk oldular ve beni destekleyeceklerini söylediler.
- 01 Haziran Cuma İstanbul 2. bölgeden adaylığımızı açıkladık. Aynı gün Fırat Haber Ajansı DTP'nin desteğini duyurdu.
- 02 Haziran Cumartesi 11.00'de DTP Ankara'da Bin Umut adaylarını ve beni desteklediğini açıkladı.
- 04 Haziran Pazartesi DTP İstanbul İl Başkanı Doğan Erbaş aynı bölgeden aday oldu.
Mutluyum. Çünkü DTP üst yönetimi aynı gün telefon etti, üzüntü belirtti ve konuyla bizzat ilgileneceğini söyledi. Arkasından, sayılamayacak kadar çok Kürt genci özellikle e-postalarla özür diledi. Bunun adı, iyi niyet'tir. Partinin yeni bir gençlik hastalığı yaşadığı ortada fakat Kürt insanının biraz da feodal kökenden gelen özelliği de ortada: Ağızdan çıkan sözü kutsal sayma duygusu ve ayrıca bir "Beyaz Türk" olarak şahsıma ve hareketimize gösterdiği muazzam teveccüh. Umarım, Kürt kardeşlerimin etnomilliyetçiliği aşma yolunda harcadığı bu çabaların taçlanmasına küçük bir vesile olurum ve çok onurlanırım.
Bundan sonrası
İkinci söyleyeceğim şey: Bu iş burada bitmez. Bitirmek için fazla güzel. Aşağıdan gelen talep o kadar fazla ve kaliteli ki, bitiremeyiz. Ayrı bir daldan devam ediyoruz. Anlatayım. Partilerin yıllardır yaptığı şeyi biz sıfırdan başlayarak ve yalnızca bir ay yapabildik. İnsanlara politikanın seçimden seçime değil, gündelik hayatta yapıldığını şimdi göstereceğiz. Ağustos sonuna doğru 2. bölge ilçelerindeki "kanaat önderleri" kendi mahallelerinde değerlendirme toplantıları yapacak. Eylül ortasındaki genel toplantıda bu "kılcal damar"larımızdan gelecek bilgi, şikayet ve hepsinden önemlisi önerileri derleyeceğiz.
"Şahdamarı"mız yani kuracağımız "komisyon"lar buradan beslenecek. Her konuda yasa tasarısı hazırlayacak: Nefret söylemi, sendikalar, çevre, TCK, ayrımcılığı önleme, siyasi partiler, YÖK, ve bittabi, Anayasa! Yanımızda, dört-beş orta boy devlete yetecek kadar uzman ve hoca var. Milletvekilliğine soyunmakla uğraşamayacak ama milletvekili oldukları takdirde olay yaratacak bu insanlar, aynen birer TBMM Komisyonu gibi çalışıp yasa tasarısı üretecekler. Sonunda bu tasarılar "Genel Kurul'a inecek". Orada dinleyen kılcal damarlarımızın huzurunda "kabul" edilerek Resmî Site'de (www.baskinoran.net) yayınlanacak. Ayrıca, TBMM'deki kafadaşlarımıza gönderilecek. Bu simülasyonlar, milliyetçi kavgalarla tıkanmış ve parti firavunları tarafından sindirilmiş bir TBMM'ye yasama faaliyeti nasıl yapılırmış, öğretecek.
"Aynı ırmağa iki kere girilemez"
Bu, Diyalektik'in Babası, Efes doğumlu toprakdaşımız Herakleitos'un sözüdür. Çünkü koşullar her şey için her an değişir. Ne geçen artık aynı sudur ne de giren aynı insan. Hiç sahte tevazuu gerek yok; zaten tevazu kibirden gelirmiş: Bizim bağımsız sol hareketimiz Türkiye'ye öyle yeni şeyler getirdi ki Türkiye'nin artık buradan geri dönmesi imkansızdır; buradan devam eder ancak:
1) Yeni söylem ve yeni ilkeler: Sürekli malum masalları dinleyen insanlar 'Bunları çok duyduk. Artık ezberini boz' diyecek. Bir Kürt hak edip etmediğine bakmaksızın bir Kürt'ü, bir Alevi hak edip etmediğine bakmaksızın bir Alevi'yi, bir kadın hak edip etmediğine bakmaksızın bir kadın'ı seçmekten bahsettiği zaman artık uyaracak: "Ezberini boz! Başka türden daha değerli birileri var".
2) Yeni örgütlenme biçimi: Sivil toplum artık karar vermeye yönelik çalışacak. Gerçek bir 'aşağıdan yukarıya' hareket yaratıyoruz. Kılcal damarlar şahdamarını besleyecek, şahdamarı Türkiye'yi. Bütün bunlar minimum bir hiyerarşiyle olacak. Örgütlenme tamamen gönüllü çalışacak. Merak etmeyiniz; bu hareket sıfırdan başlayarak bu muazzam kampanyayı aynen böyle götürdü ve böyle götürmeye fena halde teşne. Başarımız, yeni katılımları aynen bir ışığın kelebekleri çektiği gibi çekecektir. Tek farkımız, onları yakmak yerine yeniden üretmek olacak.
3) Yeni sol anlayışı: Hepsinden önemlisi işte bu üçüncüsü. 60'larda Marksizm bize "ezilen ve dışlanan"ların "emekçiler" olduğunu öğretti. Yıllar sonra ve epey zorlanarak (çünkü sol'da Kemalist çekirdek çok belirgindi) buna ikinci bir kategoriyi ekledik: Kürtler.
Ondan sonra, ondan sonrası tufan. 71 ve 80 askerî darbeleri bizi ezdi geçti. Türkiye'nin sol kolunu kopardı attı. Canımızı zor kurtardık; yani kurtarabilenler. O hengame içinde, 80'lerle birlikte seslerini duyurmaya başlayan yeni toplumsal güçleri, bu yeni ezilmişlik-dışlanmışlık kategorilerini fark bile edemedik: Aleviler, engelliler, kadınlar, çevreciler, gayrimüslimler, Romanlar, sokakta kırmızı ışıkta kağıt mendil satan sekiz yaşındaki çocuklar, Çerkesler, eşcinseller, Lazlar, üniversiteye başörtülü alınmayan kızlar, vicdani retçiler, daha sayayım mı?
İşte bağımsız sol hareket çağdaş solun, emekçilerin ve Kürtlerin yanı sıra bütün bunların kucaklanması gerektiğini öğretti Türkiye'ye. Bunların her birine de, yukarıda da söyledim, sadece kendini savunmamasını. Her ezilmiş-dışlanmışlık kategorisinin diğer bütün ezilmiş-dışlanmışları savunmasını.
Kolay değildir efendim. Bırakınız "ortak oy pusulası"nda adlarımızın karınca duası gibi yazılmış olması rezaletini. 2004 ortasından itibaren bir ejderha gibi başını kaldıran ve bu arada yalnızca sahte sol'u değil, klasik sol'u etkisi altına alarak Batı/yabancı düşmanlığına dönüşen milliyetçiliği biz hem Nişantaşı hem Okmeydanı sokaklarında,
"Milliyetçiler en çok millete zarar verir. Çünkü karşı milliyetçiliği tetikler" diye bangır bangır teşhir ettik. Vatanî hizmettir. Artık burada duramayız; vatana ihanettir.
Rahmi Koç, "çok gerekli olmasına rağmen" son 20 yıldır Türkiye'de nükleer santral yapılmasını bir "gizli el"in önlediğini söyledi. Türkiye'nin "en büyük" sermaye grubunun "şeref başkanı" Koç'un sözünü ettiği gizli elin kimin eli olduğunu açıklıyoruz.

It was great to meet Paul (again), and his son Tau (for the first time) and to stay at their boathouse in Faversham.

Melting clocks
The famous melting clocks represent the omnipresence of time, and identify its mastery over human beings. The inspiration for this concept came from a dream of runny Camembert one hot august afternoon. These symbols represent a metaphysical image of time devouring itself and everything else.
Crutches
The crutch is one of Dali’s most important images and features in many of his works. It is first and foremost a symbol of reality and an anchor in the ground of the real world, providing spiritual and physical support for inadequacy in life. The crutch is also the symbol of tradition, upholding essential human values.
Drawers
The drawers arise from their Freudian explanation as a representation of the concealed sexuality of women. Dali portrays many of the drawers to be slightly ajar, indicating that their secrets are known
and no longer to be feared.
Elephants
Dali’s elephants are usually depicted with long, multi-jointed, almost invisible legs of desire, and carrying objects on their backs, which are also full of symbolism. These elephants represent the future and are also a symbol of strength. They are often shown carrying obelisks, which are symbols of power and domination, and not without phallic overtones. The weight supported by the animals spindly legs shows weightlessness, only made more significant by the burden on their backs.
Snails
The snail occupies an important place in the Dalinian universe as it is intimately linked to a significant event in Dali’s life – his meeting with Sigmund Freud. As Dali believed that nothing occurred to him simply by accident, he was captivated when he saw a snail on a bicycle outside Freud’s house. He connected the snail with a human head, more particularly Freud’s head. As with the egg and lobster, the hard shells and soft interiors of snails also fascinated Dali, and their geometry of their curves enchanted him.
Eggs
The egg is another favourite Dalinian motif, given the duality of its hard exterior and soft interior. Dali links the egg to pre-natal images and the intra-uterine universe, and thus it is a symbol of both hope and love.
Ants
When Dali was five years old, he saw an insect that had been eaten by ants and of which nothing remained except the shell. The swarming ants in Dali’s pictures and sculptures are references to death and decay, and are reminders of human mortality and impermanence. They are also said to represent overwhelming sexual desire.
The human body is full of secret drawers which only psychoanalysis is capable of discovering.
Don't be afraid of perfection. You will never reach it!
There is almost always something holy about mistakes. Never try to correct them.What we see isn't in things, but in our souls.
Now I am going to fill it with drawers because the only difference between the immortal Greece and the world today is Sigmund Freud.Gala transforms my madness into a rational organization of a critical type.
2. Dutch Portraits @ National Gallery
Following its independence from Spain in the 17th century, the Dutch Republic experienced an era of unprecedented wealth, the so-called 'Golden Age.'
Thanks to the successful activities of its merchants and entrepreneurs - and in sharp distinction to the rest of Europe - a new middle-class elite emerged. Its members became the dominant force in local government and civic institutions, and as a result became the new principal patrons of the arts. Portraits were especially suitable to express their newly found self-confidence and desire for representation, and artists responded by developing new types of portraits to meet the demands of this clientele.
This exhibition includes some 60 works, all painted between 1600 and 1680. Exhibits range from small, individual portraits meant for the private home to the large-scale group portraits of members of charitable institutions and civic guards.
The one on the left is a 1599 painting by Jan van Ravesteyn: 'Portrait of Hugo Grotius'. By the time this portrait is made, Hugo is only 16 and yet is thoroughly involved in politics. He is known to be the father of international law (at least in the Netherlands)...
AKP gets the 68% of the parliament with only 47% of the votes, and guess what: it is the opposition parties who support this ridiculous 10% election treshold!




The highlight was Duomo, the biggest and greatest cathedral of late gothic architecture in Italy. Built from the late 14th well into the 19th century (and in a sense, never completed as work continues), it is one of the world's largest churches, houses almost 3500 statues that are spread over an area of almost 12,000 m2. The tallest spire, which has the famous “Madonnina” on top of it, is 108 meters high. The statue of the Virgin Mary, the “Madonnina”, is covered in 3900 pieces of gold leaf.
Wiki says: “Given Milan's notoriously damp and foggy climate, the Milanese consider it a fair-weather day when the Madonnina is visible from a distance, as it is so often covered by mist. The 1934 song "O mia bela Madonina" by Giovanni d'Anzi about the golden Madonna statue on the spire is until today the unofficial city anthem of Milan, even used in ringtones and sung by the soccer ultras of AC Milan. Mainly Milanese dialect speaking people, due to the centuries needed to complete the Duomo, use the "Fabbrica del Duomo" ("Fabrica del Dom" in the dialect) as an adjective (sometimes in a humoristic way sometimes not) to describe an extremely long, too complex task, maybe even impossible to complete.”